İlk çıktığında “her derde deva” diye ümitlendiğimiz Varlık Fonu da eski cazibesini kaybetmiş görünüyor. Şeffaflıktan uzak, iyi oluşturulamamış bir kurumsal yönetim kurgusuyla zaman boşa geçti. Eylül gibi Varlık Fonu başkanı görevinden alındı. Sonrasını ise bilmiyoruz. Bu gidişle mucizevi reçetenin sonu bu topraklarda hevesle başlanan birçok projede olduğu gibi “Con Ahmet’in devri daim makinesine” dönme tehlikesiyle karşı karşıya. Peki ne yapabiliriz? İki kilit kavram üzerinden kısaca konuya değinmeye çalışayım.

Bu kavramlardan ilki ” küresel girişim sermayesi fonu”. Varlık Fonu yurtiçinde ve yurtdışında girişim sermayesi şirketi gibi hareket edebilme yetkisine sahip. Küresel ölçekte şirket alıp yatırım yaptıktan sonra satabiliyor. Çok net bir şekilde biliyoruz ki, Türkiye’de stratejik öneme sahip, özellikle de ihracatımızın itici gücü olan sektörler önümüzdeki dönemde Sanayi 4.0’ın gerektirdiği dönüşümü gerçekleştiremezlerse rekabet etme güçleri daha da azalacak. Yine iyi biliyoruz ki, bu sektörlerde faaliyet gösteren birçok şirket küresel konjonktürün lehimize işlediği dönemde yatırım kapasitelerini arttırmadan borçlandıkları için önümüzdeki döneme nefesleri tıkanmış bir şekilde giriyorlar. Varlık Fonu, tabii doğru kurgulanırsa, bu noktada devreye girip bu kilit sektörlerin ihtiyacı olan teknolojileri/çözümleri sektör temsilcileriyle geliştirilecek iyi bir diyalog mekanizmasıyla anladıktan sonra çözüm üretebilecek yeni şirketleri/fikirleri bütün dünyada tarayıp bu şirketlere/fikirlere yatırım yapabilir. Geliştirilen teknolojiler/çözümler de sektörlerle iyi kurgulanmış bir iş modeli çerçevesinde paylaşılabilir. Örnek verecek olursak, gelişmiş ülkelerin Sanayi 4.0 ile beraber yeniden hatırladığı tekstil sektöründe giyilebilir teknolojiler ya da akıllı tekstil alanındaki başarılı girişimleri Varlık Fonu satın alıp buradaki teknolojiyi Türkiye’deki tekstil sektörünün kullanımına doğru bir iş modeliyle sunabilir. Böylece Varlık Fonu bir yandan mali açıdan sürdürülebilir bir yapı yakalarken diğer yandan da yüksek katma değerli ihracat hedefine yardımcı olur.  Varlık Fonu’nun liderlik yaptığı bir projeye sektör çatı kuruluşlarının da destek vereceğini düşünürsek Varlık Fonu kısıtlı bir girişim sermayesi koyarak önemli bir dönüşümü yakalayabilir. Küresel ölçekte büyük şirketlerin Ar-Ge yatırımı yapmak yerine teknoloji ve start-up avcılığına başladığı bu dönemde iyi kurgulanmış bir Varlık Fonu çok önemli bir rol üstlenebilir.

İkinci anahtar kavram ise “sektör rehabilitasyonu”. Hatırlarsanız, Türkiye Varlık Fonu hakkındaki tartışmaların önemli bir kısmı fona devredilen kamu iktisadi teşekküllerinin (KİT) teminat olarak gösterilmesinden kaynaklanıyordu. Oysa bu KİT’lerin önemli bir bölümünün ekonomideki dönüşümü yakalayamadığı ve ciddi yönetişim ve verimlilik problemleriyle boğuştuğunu biliyoruz. Özellikle stratejik öneme sahip sektörlerde faaliyet gösteren bu işletmelerin bir kısmı gerekli dönüşümü sağlayıp dünya liderleriyle rekabet edemezse on sene sonra şimdiki teminat değerleri bile kalmayabilir. Basit bir soruyla anlatacak olursak, fona devredilen PTT bu haliyle ve yatırım yapılmadan, taşınmazları ve yerel ölçekte giderek cılızlaşan avantajları dışında ne kadar daha değerli kalabilir? Benim önerim tam da bu noktada. PTT’yi Deutsche Post’a dönüştürmek için gerekli olan sektörel rehabilitasyonu profesyonel bir yönetim anlayışıyla fondaki kaynaklarla yapalım. Aynısı TCDD ya da stratejik öneme sahip ve mutlak bir dönüşüme ihtiyaç duyan diğer sektör ve KİT’ler için de geçerli olsun. Gerek Varlık Fonu’nda biriken kaynaklar, gerekse fonun şirket yapısı bu tür bir dönüşümü profesyonel bir yönetim anlayışıyla yapmaya izin veriyor.

Sonuç olarak, Türkiye Varlık Fonu’nu önceki potansiyeli yüksek projeler gibi kurgusu üzerinde fazla düşünmeden mucize bir reçete gibi sunup içini boşaltmamak gerekiyor. Özellikle de sanayi dönüşümü ve inovasyon için kaynak sıkıntısı çektiğimiz bu dönemde.

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *