Hepimiz cin gibiyiz ama toplumsal zekamız ne durumda?

Önümüzdeki dönem şirketler tarafından aranan yeteneklerin kesişim noktalarından biri de kişinin içinde bulunduğu kurum ya da organizasyonun kolektif zekasını (collective intelligence) yükseltebilecek niteliklere sahip olması. Ve çoğumuzun beklentisinin tersine bir şirket ya da organizasyonun kendisi için esas olan kurumun geliştireceği kolektif zeka ise işe aldığınız kişilerin ufak birer dahi olması şirketinizi daha akıllı yapmayabiliyor. Empati kurabilen, ikna kabiliyeti yüksek ve öğretmeyi seven çalışanların kurumsal akla daha da fazla katkı yapabileceği bir döneme giriyoruz.

Konuyla ilgili yapılan çalışmalarda ortaya çıkan ortak bulgulardan biri, grupların ya da şirketlerin içindeki fikir akışının (idea flow) o kurumdaki kolektif zekayı en fazla etkileyen faktörlerden biri olduğu yönünde. MIT Media Lab tarafından büyük veri (big data) kullanılarak yapılan araştırmanın sonuçlarından biri, beklenenin tersine, bireyler arasındaki uyum, motivasyon ve yapılan işten duyulan memnuniyet gibi faktörlerin grubun zekasını önemli ölçüde yükseltmediği yönünde.[i] Kolektif zekayı doğru tahmin etmede en etkili faktör ise grup üyelerinin eşit ölçüde ve sırasıyla fikirlerini dile getirmesi olarak karşımıza çıkıyor. Birkaç kişinin –ne kadar zeki ve donanımlı olursa olsun- baskın bir şekilde fikirlerini empoze etmeye çalıştığı toplumların kolektif zekasında önemli bir düşme görülüyor.

Kolektif zekayı arttıran bir başka önemli faktörün ise grup bireylerinin sosyal zekası olduğu görülüyor. Bir başka deyişle, bir grup ya da şirket için esas olan kurumun kolektif aklı ise bireylerin EQ düzeyi IQ düzeylerinden daha belirleyici olabiliyor. Burada önemli bir detay var. Sosyal zekanın en iyi ölçütlerinden biri diğer bireylerin verdiği sosyal sinyalleri (social signals) iyi okuyabilmekten geçiyor. Ve hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde kadınlar erkeklere oranla bu sinyalleri okuyup değerlendirebilmekte çok daha başarılı oluyorlar. Bütün bu ayrıntılar bizi yeniden yukarıda ortaya koyduğumuz argümana götürüyor: bir grup, şirket ya da daha büyük bir organizasyon içinde performansı en fazla etkileyen faktör o grubun içinde fikirlerin nasıl aktığı. Toplumu oluşturan bireylerin ayrı ayrı zekası, kişisel özellikleri ya da diğer becerileri ise grup performansını etkilemede daha arka planda kalıyor.

Tabii ki –hele bugünlerde- hepimizin aklına gelen sorulardan biri ise liderlerin bu tür bir resimde nereye oturduğu oluyor. Ortaya çıkan sonuçlar liderlere (reyiz diye okuyunuz) iki durumda ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor: İlk olarak, fikirlerin tartışılmasına zamanın olmadığı ve hemen karar verilmesi gereken görece stresli durumlarda liderlerin sorumluluğu üstlenerek inisiyatifi alması etkili oluyor. İkinci olarak da, bireyler ya da alt gruplar arasında gerginlik çıktığında, o da kısa süreliğine ve toplumdaki fikir akışını uzun süreliğine etkilemeyecek şekilde, liderlerden arabulucu olması bekleniyor. Liderlerden gerginliğin kaynağı olması en son beklenen şey. Onun dışında milyonlarca veriden oluşan ve yüzlerce farklı gruba yapılan çalışmaların ortaya çıkardığı ortak sonuç, günümüz modern toplumunda liderlerden en büyük beklentinin o toplumdaki fikirlerin serbest ve hızlı akışına ve bu fikirlerin aksiyona dönüşmesine yardımcı olması.

Ortak zeka ve bürokrasi

Yukarıda sonuçlar da bize bir kez daha toplumlarda bürokrasinin üstlendiği hayati işlevi hatırlatıyor.  Bir ülkede bürokrasiyi temsil eden kurumlar, hizmet ettikleri toplumun kolektif zekasını arttırmak (ya da düşürmemek) için temelde tek bir şey yapmakla yükümlü: o da toplumda bireyler arasındaki fikir akışına destek verip (engel olmayıp) toplumsal diyaloğu ve dolayısıyla güveni zedelememek.  Bu güveni zedelememe konusu zannedildiğinden daha önemli. Trust World Value Survey sonuçlarına göre Kolombiya’da insanların sadece %4’ü toplumdaki birçok insanın güvenilir olduğunu düşünürken bu oran Norveç’te %73. Türkiye’de ise %12 civarında. Yani bu ülkede insanların %10’undan biraz fazlası toplumun güvenilir olduğunu düşünüyor.

Peki ülkemizde bürokrasinin geldiği nokta yukarıda bahsettiğimiz ve kolektif zekayı destekleyen bir yetkinliğe sahip mi? Cevabı için 16 Nisan referandum sonuçlarına bakmak yeterli. Eğer bu ülkenin belki de en önemli seçimini yapmakla görevli bir kamu kurumu, gayet yüksek bir bütçesi, yeteri kadar zamanı ve tecrübesi olmasına rağmen, iki tercihten oluşan kolay bir seçimi –hafif tabiriyle- eline yüzüne bulaştırıyorsa ve bunu daha seçim devam ederken itiraf edip “vatandaşların iradesi benim beceriksizliğim yüzünden boşa gitmesin” diyebiliyorsa buradan iki sonuç çıkarabiliriz: bürokrasi ya hizmet etmekle yükümlü olduğu toplumun zekasıyla alay ediyordur ya da o toplumun kolektif zekasını düşürüyordur.

[i] Büyük veri toplanarak toplum ve yönetim bilimlerine katkıda bulunmak için yapılan deneylerin ve elde edilen bulguların bir özeti için MIT Media Lab kurucusu Alex Pentland tarafından kaleme alınan “Social Physics” kitabı oldukça iyi bir referans oluşturuyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *