BİRİ YAPISAL REFORM MU DEDİ? POST-TRUTH VE YAPISAL REFORM

Son dönemlerde “yapısal reform” etrafında dönen tartışmalara bakınca insanın ister istemez aklına “post-truth” kavramı geliyor. 2001 krizi sonrasında yapılan yapısal reformlar sonucu elde edilen bütün kazanımların yavaş yavaş eridiği bu dönemde yapısal reform diye ortaya çıkmayı ben başka türlü izah edemiyorum. Bu kazanımlardan biri herkesin bildiği üzere merkez bankası bağımsızlığıydı. Geçiniz…

2001 sonrasında merkez bankası bağımsızlığından daha önemli bir başka kazanım da mali disiplindi. Mali disiplin olmadan bağımsız bir merkez bankası ve para politikasından bahsetmek mümkün değil çünkü.  Daha önce AK Parti’nin ilk döneminde sağlanan bütçe disiplininin bir başarı hikayesi olduğunu yazmıştım. Artık aynı rahatlıkla yazamıyorum. İsteyen bu yılın ilk dört ayındaki bütçe ve nakit açığı rakamlarına bakabilir.

Son olarak da banka kredilerinin menkulleştirilmesi durumu var. Kredi Garanti Fonu desteğiyle iyice yükselen kredi/mevduat oranının yarattığı tedirginliği gidermek amacıyla banka kredilerinin menkulleştirilerek satılması gündeme geldi. Böylece banka bilançolarında yer açılarak bankacılık sektörünün bilançosunu iyileştirmek ve kredi genişlemesine devam etmek hedefleniyor. Bu seküritizasyon adımını başka bir yazıda detaylarıyla tartışabiliriz. Benim derdim bu oluşturulan banka senetlerini kimin alacağı. Biri TCMB mi dedi? Bu banka senetleri Türkiye Varlık Fonu tarafından satın alınır mı? Henüz bilmiyoruz.

Derdimi yeterince anlattım sanıyorum: “Yapısal reform erozyonu” olarak özetleyebileceğimiz bu süreçte yapısal reformları dilden düşürmemek benim için post-truth kavramının ekonomi politikasında vuku bulmuş halinden başka bir şey değil. Yapısal reformların en fazla darbe yediği dönemde yapısal reforma heves etmek: işte size post-truth.

Ayrıca ben bu dönemde Türkiye’yi bir üst lige taşıyacak yapısal reformların yapılabileceğine de inanmıyorum. Çok basit bir sebepten dolayı: Siyaset de iş dünyasının önemli bir bölümü de sosyal yardımlara bel bağlamış nüfus da yapısal reformu istemiyor. Bunu açıkça söyleyemediği için de yukarıdaki garip durum ortaya çıkıyor. Açıklamaya çalışayım.

Yapısal reformlar tanım gereği kısa dönemde siyaseten maliyetlidir. Bana göre AK Parti’nin en büyük maharetlerinden biri 2002-2007 arası siyaseten maliyetli olan bu reformlara sahip çıkarken buna mesafeli duran kendi tabanına yakın iş dünyasını ikna etmek oldu. Bugün karşımızdaki siyasi dengede AK Parti’nin yapısal reforma ilk kurulduğu zamanki gibi ihtiyaç duyduğunu sanmıyorum. Bütçeden bir örnek vereyim. Giderek sosyal yardım bütçesine dönüşen bir yapısı var. Türkiye’de karşılıksız gelirle geçinen hane halkı sayısı 2.5 milyondan fazla. Buna düşük geliri olan ama yerel yönetimler ve teşkilatlardan yardım alarak sübvanse edilen nüfusu da dahil ettiğinizde bütçe yapısında yapacağınız köklü bir değişikliğe ilk direncin nereden geleceğini hemen görürsünüz. O yüzden de en azından 2019’a kadar ben, siyasi iradenin gücünden bağımsız olarak, bu yapısal reformların raftan ineceğini düşünmüyorum.

İş dünyasıyla devam edelim. İş dünyasının en temel ve birbiriyle bağlantılı problemlerinden ikisi uluslararası rekabet ve verimlilik. Uzunca bir dönemdir siyasi irade tarafından atılan adımların uluslararası rekabet düzeyini arttırmak ya da verimliliği yükseltmek yerine kısa dönemde sorunların makyajlanması üzerine olduğu aşikar.  Verimlilik artışının ücret artışının altında kaldığı bir dönemde siyasi vaatlerden dolayı asgari ücretleri arttırıp iş dünyasına da istihdam desteği sağlayarak bir nevi sus payı verirsen o ülkede yapısal reform için gerekli olan zemini kendi elinle bozmuş olursun. İş dünyasının müzayede salonlarını aratmayacak bir ambiyansta “Ben şu kadar istihdam sözü veriyorum!”  dediği bir ortam sadece yapısal reform ortamını değil emeğin onurunu da zedeler.  O yüzden ben Kredi Garanti Fonu ya da İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları eriyene kadar iş dünyasının önemli bir bölümünün ve onları temsil eden STK’ların “partinin bitmesini” istemeyeceğini düşünüyorum. Bu kadar fazla ulufe dağıtılan bir ortamdan yapısal reform çıkmaz.

Son olarak yapısal reformlar aynı zamanda ve en temelinde toplumsal uyum ve mutabakat gerektirir. Ortaya çıkacak olan kısa dönemli maliyetin paylaşılması, uzun dönemli kazanımlar için kısa dönemli imtiyazlardan vazgeçilmesi gerekmektedir. Mevcut güç dengesinde herkes mevziisini koruma peşinde. Günün sonunda bir ülkede en temel toplumsal sözleşme anayasadır. Yapısal reforma bu ülkenin hak ettiği bir anayasayla başlarsınız. Bu ülke 40 yıla yakın bir süredir anayasasını değiştiremedi. Bu kadar polarize olmuş bir ortamda toplumun çoğunluğunun (yüzde 51’den daha fazlası) üzerinde mutabık kalacağı bir anayasa yapmak bile yeter de artar.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *