Ne şirketlerin ne de eğitim kurumlarının önümüzdeki dönemde nasıl yeteneklere ihtiyaç duyulacağını kestiremedikleri bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemin oluşturacağı “yaratıcı yıkımı” öncekilerden farklı kılan en bariz özellik de bu zaten. İş dünyasının ve şirketlerin tam olarak “neye” dönüşeceğini, dolayısıyla da ne tür beceri ve yeteneklere ihtiyaç duyacağını net olarak bilemiyoruz. Kesin olan bir şey varsa “beceri uyumsuzluğu (skills mismatch)” kavramını önümüzdeki senelerde daha fazla duyacağız.

Türkiye ise maalesef bu “beceri uyumsuzluğu” problemini uzunca bir süredir yaşıyor zaten. Manpower Group tarafından 2016 yılında yapılan bir çalışmaya göre, Türkiye’deki işverenlerin üçte ikisi aradıkları nitelikte çalışanları bulup işe almada sorun yaşıyor. Bu oran 2012 yılında %41 dolaylarındayken 2016 yılında %66 seviyesine yükselmiş.[i] Bu sayılar Türkiye’nin hem dünya ortalamasının hem de yer aldığı coğrafyanın çok ötesinde bir beceri uyumsuzluğu problemini yaşadığını gösteriyor. Türkiye’nin demografik profilini de resme dahil ettiğimizde önümüzdeki dönemde çözmekle uğraşacağımız en önemli problemlerden birinin ne olacağını kestirmek zor değil.

Yukarıda anlatmaya çalıştığımız bu sancılı süreci en az hasarla atlatmanın ilk koşulu iyi tasarlanmış, toplumun tamamını kapsayan, uzun dönemli bir eğitim politikasını hayata geçirmek tabii ki. Eğitim 4.0 kavramını giderek daha fazla duymamız da bu yüzden zaten. Temel eğitimden başlayıp mesleki eğitime kadar birçok alanı kapsayacak yeni bir anlayışın oluşturulması gerekiyor. “Anlayış” kelimesine dikkat çekip örneklerle anlatmaya çalışayım.

Sanayi 4.0’ın belki de en belirgin karakteristiği bilgiye erişimin kolaylaşması. Kampüs üniversiteleri bilginin üretilip paylaşıldığı kurumlar olarak birinci ve ikinci sanayi devriminin en önemli kazanımlarından ve paydaşlarından biriydi. Bugün ise bilgiye ulaşmak için kampüslere gitmek zorunda değilsiniz. Neredeyse bütün (doğru ve yanlış) bilgiler akıllı telefon kadar uzağımızda. Bütün bunlara bir de şirketlerin en iyi üniversitelerin müfredatlarını bile “modası geçmiş” bulmalarını ekleyince, eğitim kurumlarına yeni anlamlar yükleyeceğimiz bir döneme girdiğimiz kesin gibi. Yeni dönemde ortaya çıkan bazı meslek kollarının eğitiminin şu anda üniversitelerde verilememesi şirketlerin yeni eğitim modelleri talep etmesine yol açtı bile. Arama motorlarından birine “teaching factory (öğreten fabrikalar)” yazıp karşınıza çıkan örneklere baktığınızda üniversitelerin önümüzdeki dönem nasıl kurumlara evrilebileceği konusunda daha net bir bilgiye sahip oluyorsunuz. Biz üniversite-sanayi işbirliği kavramını konuşa konuşa anlamsızlaştırırken kampüslerin ileri teknoloji üreten ya da başarılı şirketlere ev sahipliği yapacak sanayi bölgelerine dönüşeceği bir dönemi gözden kaçırıyor olabiliriz.

Öte yandan temel eğitime baktığınızda, yeni dönemdeki anlayış değişikliğine dair en iyi örneklerden birini Finlandiya’nın yeni uygulamaya koyduğu “phenomenon-based learning (olgu bazlı öğrenme)” sisteminde görüyorsunuz. Bir paradigma değişikliği ile “öğretme” üzerinde yoğunlaşmak yerine “öğrenme” üzerinde yoğunlaşılıyor. Böylece veri bombardımanının arttığı bir ortamda bireyin sorgulayarak ve gerekli bilgileri süzerek öğrenmesi temel hedef haline geliyor. “Nasıl öğretirim?” sorusu yerini “Öğrenci nasıl öğrenir ve sorgular?” sorusuna bırakıyor. Bu sistemin en belirleyici özelliklerinden biri ise eğitimin alanlara ayrılmadan olgu bazlı işlenmesi. Öğrencilerin gerçek hayat uygulamalarıyla ve disiplinler arası bir yaklaşımla öğrenmesi hedefleniyor. Örnek vermek gerekirse, öğrenciler “otomobil” çerçevesinde fizik, mekanik, tasarım, ergonomi, ekonomi gibi alanları bir arada inceliyorlar. Ya da “insan vücudu” konu edilerek öğrencilerin biyoloji, psikoloji ve insan sağlığı gibi alanları bir arada ve birbiriyle ilişkilendirerek öğrenmesi hedefleniyor.

Bu bahsettiğim eğitim anlayışını toplumun farklı kesimlerine yaymak için gerekli olan en önemli araç setlerinden birini ise hiç kuşkusuz eğitim teknolojileri oluşturuyor. Özellikle bilişim teknolojilerinde elde edilen kazanımların eğitim sektörüne uygulanmasıyla beraber toplumun her katmanında yer alan bireylerin donanımlarının bu dönemin ihtiyaçlarıyla uyumlulaştırılması kolaylaşıyor. Otizmle mücadele eden çocukların topluma kazandırılmasından işyerinde çalışan bireylerin insani becerilerinin geliştirilmesine kadar birçok alanda çözümler geliştiren girişimciler, bunları bünyesinde barındıran kuluçka merkezleri ve üniversitelere kadar geniş bir ağı kaplayan ekosistemler toplumun bu dönüşümü en az hasarla atlatmasına önemli katkı yapıyorlar. Hal böyle olunca da insan ister istemez genç nüfusun bu kadar fazla olduğu ve beceri uyumsuzluğu problemin akut hale geldiği bu ülkede eğitim teknolojilerine neden hiç yatırım yapılmadığını sorguluyor.

Son olarak ve tabii ki ister istemez son kertede insanın aklına Türkiye’de son iki ay içinde tartıştıklarımız geliyor. İlk olarak yeni müfredatla beraber matematiğin cihatlı mı yoksa cihatsız mı olacağını tartıştık. O bitti, evrime inanmadan onu araç seti gibi kullanmanın nasıl bir şey olabileceğine kafa yorduk. En sonunda da üç sene önce bize mucize gibi tanıtılan sınav sistemi üç gün içinde tartışılmaya gerek görülmeden ve yerine nasıl bir sistemin getirileceği belirlenmeden kaldırıldı. Milli Eğitim Bakanı bu sene TEOG sınavı yapılmayacağını taksi durağında sohbet ederken duyurdu. İyi tasarlanmış, kapsayıcı ve uzun dönemli yeni eğitim sisteminin de fırıncılarla sohbet ederken açıklamasını bekliyoruz artık!

[i] Ayrıntılı rapora ve interaktif grafiklere http://www.manpowergroup.com/talent-shortage-2016 sayfasından ulaşabilirsiniz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *