Son dönemlerde dünya siyasetinde ve ekonomisindeki gidişatı görünce ünlü filozof George Santayana’nın “Geçmişi hatırlamayanlar onu tekrar etmeye mahkumdur” sözü aklıma geliyor. Son dönemdeki gelişmeler maalesef dünya tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olan 1930’lu yıllarla benzerlikler gösteriyor. Bütün dünyada yükselen otoriter bir siyaset anlayışı ve onu maharetle temsil eden siyasetçiler, İspanya’da şiddetlenen ve kısa zamanda uluslararasılaşan bir iç savaş, yaşanan büyük buhran (great depression) sonrasında milli ve korumacı bir ekonomi anlayışının popülizmle birleşerek benimsenmesi 1930’lu yılların en temel karakteristikleriydi. İspanya’yı Suriye’yle değiştirip büyük buhran yerine de küresel finansal kriz sonrasındaki dönemi (great recession) koyduğunuzda günümüzde olan biteni de büyük ölçüde tarif edebiliyorsunuz. 1930’ların nasıl bittiğini düşündüğünüzde de bu benzerlik insana kendini iyi hissettirmiyor.

Burada bir konuya dikkat çekmekte fayda var: 1930’lu yılları “lanetli yıllar” yapan faktörlerden biri otoriter ve popülist ideolojiden daha çok bu ideolojiye karşı etkili bir tutum ya da politika geliştirilememesiydi. Tıpkı bugünkü gibi. Bu konuyu biraz açmak gerekiyor. Bugün Trump, Putin ya da Le Pen gibi siyasetçilere baktığınızda kin ve korku gibi negatif duyguları siyasetin odağına yerleştiren, küreselleşmeye tavır alan, şüpheci ve içe dönük bir anlayış görüyorsunuz. Örneğin Putin son seçim kampanyasında Batı’nın aydınlanma çağıyla gelen değerleri Rusya’nın milli, kültürel ve dinsel değerlerine bir tehlike olarak gördüğünü yineledi. Le Pen ise medeniyetlerin birbiriyle çatışmasının küreselleşmenin bir sonucu olduğunu, bu yüzden de dünyanın barışa ancak ülkelerin kimlik ve milli egemenlik siyasetini ön plana çıkararak ve kabuklarına çekilerek ulaşabileceğini iddia ediyor.

Bütün bu gelişmeler maalesef özgürlük kavramının toplumlarda yeniden tanımlanmasına yol açıyor. Kin ve korkuyla güçlendirilen bu siyaset anlayışında özgürlük kavramı toplumun önemli bir kesiminde “bireylerin özgürlüğü” yerine “ülkenin özgürlüğü ve milli egemenliğin tesisi” olarak benimseniyor. Bireylerden özgürlüklerinde kısıntı yapmaları bekleniyor. Bu tür bir kavram değişikliği de beraberinde bir paradoksu getiriyor: küresel dış güçlere karşı bağımsız ve özgür olmak istiyorsan daha otoriter bir rejimi istemelisin! İşte tam da bu noktada, bu dönemi problemli yapan temel nedenin sindirimi kolay, bireylerin anlaşılabilir endişelerini basit bir dille sömüren bu sağ ve sığ anlayıştan ziyade buna karşı etkili bir söylem geliştirilememesi olduğunu düşünüyorum. Küreselleşmenin bütün yıkıcı şiddetiyle ekonomik dengeleri altüst ettiği bir dönemde siyasetçiler, ekonomistler ve teknokratlar etkili ve tüm kesimleri kapsayan politikalar geliştirmek yerine nerdeyse hiçbir şey yapmadılar. Geçmişi hatırlamak istemediler. Dünyadaki gelirin giderek daha fazlasını alan küresel sermaye bu sistemin sürdürülebilir olmadığına dair gelen eleştirileri çoğu zaman müteşebbis ruha ve özgür düşünceye kast etmekle suçladı. Peki geldiğimiz nokta neresi? Dünya Ekonomik Forumu 2018 için “parçalanmış bir dünyada ortak bir geleceği paylaşmak” konusunu ana tema olarak seçti. Kötü bir şaka ya da arsız bir günah çıkarma olmalı.

Sonuç olarak, 1930’lu yılların siyaset anlayışının ve unutmak istediğimiz ideolojilerin hortlaması kendiliğinden olmadı. Bu noktaya gelmemize daha çok bu süreci tepkisiz seyreden ve bir çözüm üretmeyen ana akım siyasetçiler, iş dünyası ve teknokratlar sebep oldu. Yazıya ünlü bir filozofun sözüyle başlamıştık, bir dâhinin (Einstein) sözüyle bitirelim: “Dünya; kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir”.

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *