Her ay yazdığım bir derginin Temmuz sayısında Türkiye’nin daha önce yaşamadığı türden bir ekonomik kriz riskiyle karşı karşıya olduğunu söyleyip, benzer bir durumu daha önce yaşayan Asya ülkeleriyle karşılaştırıldığında Türkiye’nin aynı çözümleri uygulayamamasından korktuğumu belirtmiştim. Asya ülkeleri, rekabetçi döviz kurunun da etkisiyle ihracatlarını hissedilir şekilde arttırıp cari fazla vermeye başlamışlar, IMF’nin de destek olduğu programlarla, kısa dönemde sermaye kontrollerini uygulayıp uzun dönemde de yapısal reformları hayata geçirebilmişlerdi. Dış konjonktür de bu süreçte kendilerine yardımcı olmuştu. Bütün bu pozitif adımlara rağmen bu ülkelerde krizin etkileri uzunca bir süre hissedildi.

10 Ağustos itibarıyla Türkiye’ye baktığımızda ise özel sektörün döviz cinsinden yüksek borcu ya da dış politikada yaşanan olumsuzluklardan daha önemli bir problemimiz olduğunu düşünüyorum. Politika yapıcılar ve onlara yön göstermesini beklediğimiz iş dünyası içinde bulunduğumuz durumu neredeyse görmezden gelip azımsayarak bütün problemlerin çözülebileceğini sanıyorlar. Bir nevi post-truth, yani ortada çok somut veriler varken görmezden gelip inanmak istediğini görme hali söz konusu.

Sayın Hazine ve Maliye Bakanımızın sunumuyla başlayalım.  Öncelikle ortada kısa dönemdeki bu çok sıkıntılı durumdan nasıl çıkılacağına dair herhangi bir çözüm önerisi yoktu. Çünkü sunumdan anladığımız kadarıyla öyle dert edecek herhangi bir sıkıntı da yoktu. Hatta ortada değerlendirebileceğimiz bir ekonomik model de yoktu.

Merkez Bankamızla devam edelim. Geçen hafta döviz piyasasında kan gövdeyi götürüp her türlü istikrardan uzaklaşıldığı bir ortamda tek yaptıkları ROM kapsamında döviz imkanı oranını 5 puan düşürmek oldu. Doların 5 TL’yi iki günde geçtiği, reel kurun 2001 krizi seviyelerine geldiği bir dönemde merkez bankasından bir şey duymadığımıza göre onların da ortada bir dizi önlem alınacak bir durum görmedikleri, ya da daha kötüsü, görseler bile bir şey yapamayacakları sonucunu çıkarıyorum.

Tabii ki bir de iş dünyası var. Onların da demeçlerinden ortada bir sıkıntı varsa bile bunun –daha açıklanmayan önlem ve tedbirlerle- çözüleceğine dair inancın tam olduğundan başka bir şey duymuyoruz. Destek olmaya her fırsatta hazır olduğunu beyan eden iş dünyasından biri de ortada destek olunacak bir önlem paketi ya da model olmadığını söyle(ye)miyor.

Yeniden yazmakta fayda var: maalesef bütün göstergeler, çok somut önlemler alınmazsa, Cumhuriyet tarihimizin ekonomik açıdan en problemli dönemlerinden birine gireceğimizi gösteriyor. İçinde bulunduğumuz durumu önceden yaşayan ülkelerin deneyimlerine bakıp bir yol haritası çıkaracağımıza bu hassas durumun inkar edilerek ya da azımsanarak çözülebileceğini düşünüyoruz. Bu, şu andaki makroekonomik tablodan daha da endişe verici.

Ülkeler dış olumsuzluklar, iç dengesizlikler, yürütülen kötü politikalar, ya da bütün bu faktörlerin birleşmesi sonucunda ekonomik sıkıntılar yaşayabilirler. Bu sıkıntıları çözmek için problemin varlığını ve şiddetini kabul etmek iyi bir başlangıç noktasıdır. Siyasilerin bunu kabul etmek istemediği yerde de görev iş dünyasının temsilcilerine ve sivil toplum kuruluşlarına düşer. Apayrı bir yazının  konusu ama temeli güçlü bir burjuvazinin oluşmadığı ve iş dünyasının varoluşunu çoğunlukla devlet/siyaset ile ilişkisi üzerinden sürdürdüğü Türkiye gibi ülkelerde iş dünyasından bu görevi beklemek de çoğu zaman saflık olur.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *