Erzincan’daki ilk durağımız İliç ilçesindeki altın madeni oldu. Buradaki çevre risklerine uzunca bir süredir dikkat çeken İliçli iki vatandaşımızın çağrısı üzerine Erzincan ziyaretimize bu ilçeden başladık. Buradaki altın çıkarma faaliyetinin çevreye ve İliç halkına zarar verdiği, bu madeni işleten şirketin köylülerin her birine 130 bin TL “sus payı” ve çocuklara yüksek maaşlı işler önermesinden belli. Maden işletmesi de bunu inkar etmiyor zaten. Kemaliye halkı kendi ilçelerinde bu tür bir maden faaliyetine set çekerken İliç’te aynı direnişi birkaç kişi dışında göremiyoruz. Buradaki köylerden birinin muhtarı ile konuştuğumuzda altın madeninden şikayet etmek yerine devletten köyü başka yere taşımasını beklediklerini söylemesi de fazla söze gerek bırakmıyor.
Alan razı satan razı ise bize ne oluyor, değil mi? Konuştuğumuz maden şirketi de ellerindeki ÇED raporlarını gösteriyor. Bir başka sorunlu alan da burası. Madeni işleten şirketin ortaklarından biri olan Çalık Grubu’nun iktidar ailesiyle ilişkilerini anlatmaya gerek yok. Hal böyle olunca ve devletteki kurumsal erozyonun boyutu herkes tarafından görülmekte iken bu raporlara tamamen inanmak zor. Bundan 10 sene sonra olacakları kestirmek ise zor değil: altını çıkardıktan sonra arkasında bir enkaz bırakacak şirket, bozulan halk sağlığı, iş olmadığı ve tarım yapılacak arazi kalmadığı için de İliç’i terk edecek binlerce insan.
Erzincan’daki ikinci durağımız da Türkiye’deki şeker fabrikaları için makine ve ekipman üreten makine fabrikası oldu. Çalışanların deyimiyle “fabrika yapan fabrika”. Dertleri ise artık fabrika yapmalarına izin verilmemesi. Yanlış duymadınız: iktidar partisi bu kamu işletmesini iyice atıl hale getirip kapattıktan sonra arazisine konmak için her yolu deniyor. Bir zamanlar üç yüz kişinin çalıştığı ve müthiş bir bilgi birikiminin olduğu bu şirkette artık otuz kişi çalışıyor. Şirketin Ankara’da ikamet eden Genel Müdürü’nün, içinde yıllardır kadroya alınmayan taşeron işçilerin olduğu bu arkadaşları bir an önce emekli etmek için yurdun farklı yerlerinde görevlendirmesinden tutun ofisleri ısıtmamaya kadar yapmadığı zorbalık da kalmıyor. Amaç ise çok belli: biraz ötede özelleştirilen şeker fabrikası ile beraber burayı kapattıktan sonra bu araziye yeni bir mahalle yapmak. Yani anlayacağınız hikaye hep aynı: sanayiden çıkıp inşaata girerken kendine yakın sermaye gruplarını zengin etmek.
Oysa 1939’daki büyük depremden sonra devletin Erzincan’a bakışı çok farklı olmuş. Halkın bu bereketli topraklarda kalması için karlılık yerine istihdamı öne çıkaran ve bölgedeki tarım potansiyelini değerlendiren bir sanayi anlayışı gelişmiş. İşte Erzincan’daki şeker fabrikası da Demokrat parti zamanında böyle ortaya çıkmış. Şehirde dört kattan fazla yapılaşmaya izin verilmemesi ve düzgün bir kent planlaması da bu anlayışın sonucu gelişmiş.
Erzincan’daki şeker fabrikasının özelleştirilme hikayesi de ilginç ve üzücü. Buradaki üretici birlikleri, kooperatifler ve ziraat odası Erzincan için çok önemli olan bu işletmeyi aralarında para toplayarak almak ve canlı tutmak istemişler. Bir hafta içinde de Erzincan gibi bir yerde 7 milyon TL’ye yakın para toplayabilmişler. Buna karşı AKP iktidarının karşı hamlesi gecikmemiş: Erzincan’daki fabrikayı Erzurum’daki şeker fabrikasıyla birleştirerek özelleştirme kararı almışlar. Sonuç malum: Bu iki şeker fabrikası Albayrak grubuna satılmış. Şehirdeki hemen herkes Albayrak Grubu’nun kendine yakışanı yapıp Erzincan’daki fabrikayı yakın zamanda kapatacağını düşünüyor. Şeker fabrikasının yanındaki makine fabrikasının da atıl hale getirilip kapatılmak istenmesi de aynı tanıdık zihniyetin alışılmış taktiği.
Erzincan’daki bir başka önemli durağımız da koyun ve keçi yetiştiricileri birliğiydi. Erzincan gibi illerimiz için bu birlikler büyük önem taşıyor zira hayvansal üretim ekonominin can damarlarından biri. Buradaki küçükbaş hayvan yetiştiricileri de mera hayvancılığı yapıyor. Gel gör ki iktidar partisinin yukarıda bahsettiğimiz şaibeli politikaları burada da kendini gösteriyor. Bu meraların ihalelerini hep aynı ve iktidar partisine yakın kişiler uzun süreliğine alıyor ve sorunlar tam da bu noktada başlıyor. Merayı kiralayanlar değer zincirindeki en kilit konuma geldikleri için meraları kullanan küçük üreticilere baskı uyguluyorlar. Bu üreticilerin ürettiklerini çok düşük fiyattan almak, alamayınca da meraları kullandırmamak bu baskıların en bilineni. Buna “dur” diyecek devletin kurumları ise çoğu yerde olduğu gibi burada da AKP kurumları gibi çalıştığı için olan küçük üreticiye oluyor.
Sırası gelmişken şunu da eklemekte fayda var: Erzincan’da değil Türkiye’nin belki de dünyanın en lezzetli peynirlerinden biri olan Erzincan tulumu üretiliyor. Bununla beraber diğer Anadolu illerinde karşımıza çıkan sorunlar burada da mevcut: Üretici birlikleri ürünlerini kentteki son tüketiciye ulaştıramıyorlar. İkincisi de markalaşamadıkları için de bu eşsiz lezzeti piyasadaki taklitlerinden ayrıştırıp daha pahalıya satamıyorlar. Günün sonunda büyük şehirlerde Erzincan tulumu diye satılan peynirlerin yüzde 10’undan azı gerçek Erzincan tulumu. İtalya, Fransa ya da Hollanda gibi ülkeler bu problemi rahatlıkla çözerken bizim hala yerinde saymamızın nedeni anlaşılır gibi değil. İşte size iyi işleyen bir devlet mekanizmasının rahatlıkla çözebileceği ve çiftçisini zengin edeceği bir alan daha…
Devam edelim. Koyun ve keçi yetiştiricileri birliği başkanı yazının en başında dikkat çektiğimiz İliç’teki altın madeninin faaliyete geçmesinden sonra burada hayvansal üretimin neredeyse durma noktasına geldiğini de belirtiyor. Yani devlet on sene içinde faaliyetine son verip arkasında zehirli bir doğadan başka bir şey bırakmayacak bir madencilik faaliyetini sürdürülebilir bir kalkınmaya tercih ediyor.
Sırada Ziraat Odası var. Vizyoner, düşündüğünü söylemekten çekinmediği için de iktidar tarafından TİKKO’cu olarak suçlanan bir başkanları var. Anadolu’da iktidar partisinin en bilinen propagandalarından biri: Kendinden değilse devlet düşmanı ilan et! Şikayetler aynı: devletin tarıma uyguladığı üvey evlat muamelesi ve kurulan hidroelektrik santralinin tarıma verdiği zarar. Suyun bu kadar bol olduğu bir bölgede bitkisel üretimle ilgilenen çiftçinin pompayla sulama yapıp fahiş elektrik maliyetiyle karşılaşma problemini yıllardır çözememiş bir devlet var. Ama daha kötüsünü sonraya sakladım: burada AKP’ye yakın bir müteşebbise (!) hidroelektrik santrali kurup işletmesi için lisans vermişler. Bu kişi de kafasına göre suyu kesip yüzlerce çiftçiyi zarara uğratmış. Gelen şikayetleri bastırmak ve şirketin lisansını iptal etmemek de Erzincan’a apar topar gelip üst perdeden tehditkar bir şekilde konuşan milletvekillerine düşmüş! Olan da her zamanki gibi çiftçiye olmuş.
Tabii ziyaret ettiğimiz esnaf odalarını da unutmamak lazım. Pandemi sürecinde verilen destekler burada servis şoförlerinden restoran işletmecilerine kadar her kesimde artık alay konusu olmuş durumda. Alay konusu olmayan ise “üç harfliler”: bu ulusal market zincirlerinin kent ekonomisine üretime destek ya da istihdam açısından hiçbir faydası olmadığı gibi kent esnafını da göz göre göre iflasa sürüklemelerine izin veriliyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi domatesten buzdolabına kadar her ürünü esnafın kapalı olduğu günlerde bile de satma imkanlarının olması anlaşılır gibi değil.
Sonuç olarak, Erzincan özelinde anlattığım ve AKP iktidarının Anadolu’ya, kırsal kalkınmaya, küçük esnafa, sanayiye, istihdama bakış açısını özetleyen bu hikaye neredeyse bütün Anadolu illerimiz için geçerli. Destekleneceği yerde bitirilmeye çalışan tarım, gelişmesine izin verilmeyen tarıma dayalı sanayi, arka plana itilen istihdam odaklı büyüme, iktidara yakın birkaç zenginin iyice palazlanması için feda edilen kent ve köy ekonomisi, çevreyi kirleten madenler, bütün bunları denetleyeceği yerde iktidar partisine daha fazla nasıl yaranacağını düşünen ve AKP memuruna dönüşmüş devlet görevlileri. Günün sonunda da yoksullaşan, göç verdiği için yaşlanan ve yalnızlaşan bir Anadolu kenti: “Dört tarafı dağlık, ortası bağlık, yalnız Erzincan”…