2027 Yılı Merkez Yönetim Bütçe Teklifi üzerine yapmış olduğum konuşmanın tam metni şöyle:

“Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcım, değerli bürokratlarımız, basınımızın emekçileri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Şimdi, her sene bütçede bir temamız var. Geçen seneki temamız refah ve istikrar üzerineydi. Geçen sene ben, refah ve istikrar üzerine, 2026 bütçesinin ülkeye nasıl refah ve istikrar getirmeyeceğine dair bir sunum yapmıştım.
Bu seneki tema dayanıklılık üzerine. Bence doğru bir tema. Yani bu açıdan ben sizin bu tespitinizi doğru buluyorum.
Çünkü dünyanın yaşlandığı, çevre ve iklim koşullarının her gün bizi olumsuz etkilediği, jeopolitiğin başta enerji sektörü olmak üzere her tarafta belli riskler doğurduğu yerde dayanıklılık önemli. Dolayısıyla tema doğru. Ama bütçe yanlış.
Ben bu sunumu da dayanıklılık teması üzerinden kurguladım. Tabii ki ilk önce, dayanıklılık dediğimiz zaman nedir? Özel sektörün, şirketlerin, hane halkının, vatandaşların, emeklilerin, öğrencilerin risklere karşı korunması, sosyal devletin hissedilmesi ve daha sonrasında da tasarruflarının, birikimlerinin doğru yerde değerlenip bir olumsuzluk olması anında devletin gücünün hissettirmesidir.
Şimdi ben de size uyguladığınız programın dayanıklı olup olmadığını ve 2027 yılında bu programın vatandaşta, şirkette, devlette bir dayanıklılığa, bir dirence yol açıp açmayacağını belli verilerle, sizin sayfalarınızdan aldığım verilerle anlatmak istiyorum.
İlk önce takipteki alacaklardaki artış. Eylül sonu itibarıyla geçen seneye oranla yüzde 80’lik bir artış var. Bankacılık sektörünün takipteki alacaklarında çok büyük bir problem var.
Sadece ilk altı ayda 1240 tane şirket konkordato ilan etti. Dolayısıyla burada şirketlerin, bu izlediğiniz istikrar programında dayanıklılığı, direnci azaldı. Bakın, dövizi baskılayarak enflasyonu düşürmeye çalışıyorsunuz.
Bunun olumsuz taraflarına bakacağız. Dövizi baskıladığınız için net döviz açığı büyümeye başladı. Çünkü şirketler döviz cinsinden borçlanmaya başladı.
Bizim net döviz açığımızın yıllık mal ve hizmet ihracatına oranı yüzde 53’ü geçti. 398 milyar; bu bir ay öncenin rakamı. Dolayısıyla bugün zaten değerli olduğunu bildiğimiz Türk lirasında yeni bir uyarlama, düzenleme olur, Türk lirası değer kaybederse burada reel sektörün döviz açığı ekonominin kırılganlığını artıracak ve bizim şirketlerimizin dayanıklılığını azaltacaktır.
Bir başka dayanıklılık ölçüsü de rekabet. Rekabeti nasıl ölçeriz? TÜSİAD’ın maliyet bazlı rekabet gücü endeksi var. Bunu da belli kırılımlara indirmişler.
Hepsinde biz rakip ülkelerimize göre rekabet gücümüzü yitiriyoruz. İş gücü maliyetlerinde de yitiriyoruz, enerjide de yitiriyoruz, ARGE de yitiriyoruz, ücretlerde, finansmanda; hepsinde bizler bu zor dönemde, rekabet ettiğimiz AB üyeleri başta olmak üzere herkese karşı maliyet bazlı rekabet gücümüzü yitiriyoruz.
Önümüzdeki dönem, korumacılık tedbirlerinin bizi daha çok zorlayacağı bir dönem. Burada da şirketlerimiz daha kırılgan ve daha az dayanıklı olacaktır.
Merkez Bankası’nın rezervlerine, swapları da eklediğinizde, brüte baktığınızda eyvallah. Fakat gerçek dayanıklılık ölçüsü, sizin de bildiğiniz gibi, swaplar çıkarıldıktan sonra net rezervdir. Net rezerve baktığınız zaman da 40 milyar doların altında.
Bu da yeterli değil. Borç stokunda, Sayın Yılmaz, çok ciddi bir döviz ve altın riski var. Bu da şundan dolayı oluyor.
İzlediğiniz istikrar programında kuru baskıladığınız için, altında da şu anda Fed’in politikalarından dolayı bir düşme olduğu için döviz ve altın cinsinden borçlanmanız çok arttı. Yüzde 50’nin üstünde. Altın fiyatlarında yukarı doğru bir hareketlenme olduğunda, Fed’in faizleri artırması bekleniyor.
Bütün dünyada faizlerin artmasının beklendiği bir durumda Türk lirası değer kaybederse, bu sizin borç stokunuzdaki dövizi ve altını fazla tutmanızdan dolayı sizin aleyhinize, dolayısıyla Türkiye ekonomisinin kırılganlığına dair çok önemli bir olumsuzluk olacak.
Şimdi baktığınız zaman, geçen seneki bütçede hatırlıyorum ve hak vermiştim. Türkiye’deki borç oranı diğer ülkelere göre düşük.
Doğrudur. O yüzden de bütçede hâlâ bir pay vardır. Ama buradaki temel problem şudur, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı.
Bizim faiz harcamalarımız diğer OECD ve AB ülkelerine göre çok daha fazla. Yani bizler borç stokumuzun düşük olmasının avantajını göremiyoruz ki.
Bakın, burada Türkiye’nin kamu gelirlerine göre faiz yükü yüzde 8,8. Bizden çok daha borçlu olan OECD ülkelerine baktığınız zaman bunun yarısından az. Yani sizin avantaj olarak sunduğunuz düşük borç stoku, bizim işimize düşük faizle borçlanma, finansman giderlerimizi azaltma olarak dönmüyor.
Burada da çok büyük bir kırılganlık var. Ve bakıyorsunuz, her sene biz yüksek faizler altında bütçeye çok daha fazla faiz harcaması eklemek zorunda kalıyoruz. Geçen sene faiz harcamalarının yüksek olmasından şikâyet ediyorduk.
Bu sene daha da arttı. Enflasyonun düşmesine rağmen faiz harcamalarının artması bize şu anlama geliyor. Demek ki ülkenin algılanan risklerinde bir problem var.
Çünkü biz enflasyonun düşmesiyle beraber reel faizlerin de düşeceğini ve böylelikle faiz harcamalarımızın düşeceğini varsayıyoruz. Oysa öyle olmuyor. Tam tersi oluyor.
Peki neden bunu yapıyorsunuz? Şundan dolayı: Çünkü reel faizi yüksek tutmalısınız. Çünkü ülkeye, izlediğiniz programdan dolayı, döviz sadece carry trade dediğimiz ve yabancı yatırımcıya kazandıran yöntemle geliyor. Bakın, şu anda ülke bir carry trade cenneti.
Nereden biliyoruz? Dünyayla kıyaslamasına bakalım. Dünyada carry trade alanında en fazla getiriyi veren altıncı ülke. Bu çok büyük bir oran.
Ama esas Sharpe ratio’ya baktığımız zaman, yani risksiz getiriler üzerinden bir hesaplama yaptığımız zaman dünya birincisiyiz.
Yani izlediğiniz program bize şu anda sadece yabancı yatırımcıların buraya gelip kurda belli bir süreliğine güvence alıp yüksek faizlerle dolar üzerinden dünyada hiçbir yerde kazanamayacağı parayı alıp kendi ülkelerine dönmelerini sağlıyor. Yani yabancılar açısından bir dayanıklılık problemi yok. Onlarda bir kırılganlık yok.
Dünyada hiçbir yerde kazanamayacakları getirileri elde ediyorlar. Ama olan bizim özel sektöre, bizim finans piyasasına oluyor. Kırılganlık açısından finans sektöründen bahsettik.
Özel sektörden bahsettik. İstihdama bakalım. Şimdi bu bütçeyi programlara göre ayırdığınız zaman istihdama ayırdığımız paya bakıyoruz.
Düşüyor. Mesleki eğitime ayırdığımız para, işsizlikle mücadeleye ayırdığımız para bütçeden azalıyor. Biz nasıl kırılganlığı azaltıp ülkenin dayanıklılığını artıracağız? Buyurun, sizin istihdam programına ayırdığınız program bütçesinin toplam bütçe içerisindeki payı.
Zaten geçen sene istihdam yaratamıyoruz. Zaten iş gücüne katılım giderek düşüyor. Ve ondan sonra sizler istihdam programına daha az bütçe ayırıyorsunuz.
Ve bu işsizlik oranındaki düşme de sizi aldatmasın. Çünkü insanlar artık iş bulma ümidini kaybettiği için iş gücü piyasasından çıkıyorlar. Ve gördüğümüz düşük işsizlik oranları sadece ve sadece bunun göstergesi.
Değerli bürokratlar, başka bakalım. Kırılganlığı ne azaltır, dayanıklılığı ne artırır? Eğitim.
Eğitimin payı 2026 düzeyine ulaşmıyor. Yüzde 11,16’dan yüzde 10,41’e düşmüş. Sosyal harcamalara bakıyoruz.
Burada önemli bir ayrım var. Asgari ücret vergi istisnasını çıkarttığınız zaman sosyal harcamalar hiç de o kadar yüksek değil. Peki neden asgari ücrette biz vergi istisnası getiriyoruz? Çünkü asgari ücret zaten şu anda bir insanın insanca, hak ettiği gibi yaşamasını sağlayabilecek bir ücret değil.
Bakın, asgari ücretle, emekli aylığıyla geçinmek ne kadar zor. Hem net asgari ücret hem en düşük emekli aylığı, dört kişilik ailemizin sadece gıda giderinin altında. Bekâr çalışan yaşam maliyetinin altında.
Yani burada sosyal harcama hesabına eklediğiniz 1,46 trilyonluk asgari ücret vergi istisnası Türkiye’nin çok acı bir gerçeğini gösteriyor bize. Asgari ücret artık Türkiye’de norm ücret olduğu için ve açlık sınırının da altında kaldığı için böyle bir şey yapmak zorundasınız. Bunu çıkarttığınız zaman Türkiye’nin sosyal harcamaları o kadar da yüksek değil.
Bunu çıkartmasak bile sosyal harcamalarda bizim üyesi olduğumuz OECD ile aramızdaki farkın büyüdüğünü gösteriyorsunuz. Bizim genç ve dinamik toplum yapımıza rağmen.
İyi şeyler de var. Bunu da söylemek lazım. İki tane programa daha fazla bütçe ayırmanız bence olumlu. Bunlardan bir tanesi koruyucu sağlık giderleri.
Bu önemli bir şey. Geçen sene de söylüyorduk. Koruyucu sağlık giderlerine ayrılan payın tedaviye ayrılan pay kadar yükselmesi önemlidir.
Daha fazla pay ayırdığınız bir başka alan da su yönetimidir. Ben bunu da olumlu buluyorum. Ama keşke aynı zamanda mesela yoksullukla mücadele gibi diğer programlara da, Türkiye’de yoksulluğun arttığı, gelir dağılımındaki eşitsizliğin çok fazla arttığı, insanların fırsat eşitliğini ve sosyal devleti hissedemediği yerde daha fazla pay ayırsaydınız.
Önemli şeylerden bir tanesi tarım. Her seferinde diyoruz, Tarım Kanunu’na göre bizim bütçeden yüzde birini oraya ayırmamız lazım en az. Bakıyoruz paylara.
Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı, yüzde 0,21’de takılmış kalmış. Biz neden çiftçi ağlarken, Türkiye’de bu kadar yüksek bir gıda enflasyonu varken tarıma bu payı ayırmıyoruz? Yani yüzde birin beşte birini niye ayırıyoruz? Neden tarıma verdiğimiz destek yıllardan beri hep aynı; tarımdaki yapısal problemlerle çiftçinin sorunları, yaşam maliyetindeki artış, üretim maliyetindeki artış giderek daha fazla artarken?
İki tane soru var, önemli. Bunlardan bir tanesi, petrol ve doğal gazdan ÖTV tahmininiz önümüzdeki dönem yüzde 205 artmış. Bu anladığım kadarıyla şu anlama geliyor.
Eşel Mobil Sistemden vazgeçiyoruz. Şimdi Eşel Mobil Sistemden vazgeçmemiz şu anlama geliyor. Önümüzdeki dönem sizin bütçenize göre bu yüksek petrol fiyatlarını, yüksek motorin fiyatlarını çiftçiye de bize de bütün vatandaşlara da çok daha fazla hissettireceksiniz.
Ben burada bir dayanıklılık, bir kırılganlıkla mücadele görmüyorum ki. Belki de eşel mobil sistemine en fazla ihtiyacımız olan dönemde siz bu bütçeye yüzde 205’lik artış koyup diyorsunuz ki: “Ben önümüzdeki dönem petrol fiyatları ne olursa olsun bu eşel mobil sistemden vazgeçeceğim. Çiftçinin enerji maliyeti, bizim buradaki enerji maliyetimiz, kullandığımız benzinin bize olan maliyeti artacak” diyorsunuz.
Buna benim anladığım kadarıyla bir açıklama getirmeniz gerekiyor. İkincisi de sermaye transferleri. Bunun gerekçesini gerçekten bulamadım.
Yani bizim sermaye harcamalarına, kamu yatırımlarına ayırdığımız pay düşerken sermaye transferlerinde neden yüzde 130’luk bir artış olduğunu ben bütçede, gerekçesinde bulamadım.
Şimdi normal şartlarda ben bu bütçe konuşmasını bir buçuk ay önce yapsaydım burada bitirirdim. Ama hepimizin şu anda içini yakan, sizin de bürokratlar olarak, hükümet olarak çok büyük bir sorumluluğunuz olduğu fon vurgunundan biraz bahsetmek istiyorum.
Burada Anooshirvan Miandji Ankara’da yaşıyor. Onun sosyal medya hesabında tam da bence bugünü anlatan bir söz var. “Eğer bir yerde her şey yanlış yapılıyorsa o planlıdır” diyor. Bence çok doğru.
Neden diyecek olursanız, şimdi size birkaç tane slayt göstereceğim. Burada mesela fon vurgununda ismi geçenler. Fon vurgununda ismi geçenlerle ilgili; Alkin kardeşler, ondan sonra Erdin Özel, Erkan Kilimci, Merkez Bankası’nın diğer başkan yardımcıları… Her atamada bizler burada itiraz ettik.
“Ya Allah aşkına, Cumhurbaşkanlığında çalışan, Cumhurbaşkanımızın danışmanı olan bir kişinin bir portföy yönetim şirketinde yönetim kurulu üyesi olması doğru değil” dedik. Geçen seneki Plan ve Bütçe Komisyonunda, hatta isim de vereyim, Vişne Madencilik üzerinden TERA yatırımını eleştirip o dönemde yönetim kurulu üyesi olan Fecir Alptekin Hanımefendi Cumhurbaşkanı Başdanışmanı iken bu atamanın son derece yanlış olduğunu söyledik. Bunları söyledik.
Pusula’yla ilgili, Adil Varlık’la ilgili burada komisyonda, bizler kendi sosyal medya hesaplarımızdan portföy yönetim şirketlerinde çok büyük bir problem olduğunu, burada ahbap çavuş kapitalizminin en vahşisinin yaşandığını çoğu zaman şirket ismi vererek söyledik. Yani sadece biz siyasetçiler bunu söylemedik ki. Aynı zamanda bunu MASAK Başkan Yardımcısı Ramazan Bey söyledi.
Ramazan Bey bundan dolayı soruşturma geçirdi, gözaltına alındı. O yüzden de bütün her şeyin yanlış olduğunu söyledik. Sizler de bu yanlışlarda ısrar ettiniz. O zaman da insanın aklına o geliyor işte.
Bütün her şey yanlışsa demek ki her şey planlıymış. Bakın, burada çok eleştirildiğim bir ilişki ağı var. Ben dedim ki bürokratların ataması liyakate göre yapılmalı ve bu bürokratların arasındaki ilişki ağı devletin ciddiyetini zedelemeyecek şekilde olmalı.
Bakın buraya bakıyorsunuz şimdi. Türkiye Sigorta’ya birazdan ayrı bir yer ayıracağım. Çünkü bizim dayanıklılığı konuştuğumuz yerde Türkiye’deki sigortacılık sektörünün altına dinamit koydu bu sistem.
Bakınız şimdi, merkezde burada Erişah Hanım var. Galiba aramızda da kendisi. Sonrasında, arada olursa da kendisiyle konuşmak isterim.
Erişah Hanım’ın tez öğrencisi olmak ya da onun yanında çalışan olmak çok kıymetli bir şey. Çünkü Erişah Hanım’la çalışıyorsanız mutlaka iyi bir yere geliyorsunuz. Yani Merkez Bankası Başkanı oluyorsunuz.
Orada çok kötü bir şekilde ekonomiyi yönettikten sonra BDDK’nın başına geliyorsunuz. Oradaki yardımcınız ilk önce BDDK’da başkan yardımcısı oluyor. Şimdi Türkiye Sigorta, Varlık’ı 50 milyarın üzerinde dolandırıyor.
Daha sonrasında özel şirket tahvillerinde kredi derecelendirme kuruluşunun başına gelebiliyor Erişah Hanım’ın öğrencisi ve orada, nasıl yazıldığı şüpheli olan raporlara imza atıyor. Yönetim kurulu üyelerine bakıyorsunuz.
Borsa İstanbul’da bütün bu hisse senetlerinde manipülasyon olurken denetim ve gözetim kurulu başkanı eski özel kalemi ve onu daha sonra oraya getiriyor. İç kontrol ve risk yönetimi biriminin başında olan hanımefendi yine bir doktora öğrencisi. Hadi bunları da geçtim.
Ya Pusula’da, Katılımevim’de… Bütün bu problemlerde ve bizim vatandaşlarımızı milyarlarca lira zarara uğratan yerlerde, hem de çok temel yerlerde öğrencileri var. Ya şimdi bu sistemde, sizin bizim baştan itibaren isimleri vererek eleştirdiğimiz bu sistemde, siz her şeyin tesadüf olduğunu söyleyemezsiniz.
Burada hatta her şeyin yanlış olduğunu söylüyorsanız baştaki söze dönüyorum. Demek ki her şey de planlıdır. Bu kadar fazla tesadüf üst üste olmaz.
Ya baksanıza. Yani şu ilişki ağına baktığınız zaman bir şirket normalde çıkartmaması gereken özel sektör tahvilini çıkartıyor. O tahvili çıkarttıktan sonra bunu Türkiye Sigorta AŞ’ye satıyor.
Türkiye Sigorta AŞ ona parasını veriyor. Parasını verdikten sonra TERA’ya yatırıyor ya da Pusula’ya yatırıyor. Oradan parayı alıyor.
Ana para artık, kupon ödemesini yapıp cebine parayı atıyor ve tam bir Ponzi oluyor. Biz bunu söyledik. Aylardan beri söyledik.
Gözümüzün önünde bu kadar büyük bir vurguna göz yumuldu. Şimdi buraya kadar mı? Değil. Bakın şimdi burada Türkiye Sigorta AŞ bu işin çok ortasında.
Ve ortaya çıktı ki, ya şunu söyleyeyim, hâlâ bilançosunu açıklayamıyor. Türkiye’nin uzak ara en büyük sigorta şirketi, bütün devlet kurumlarının sigortasını yapan çok kritik bir yerdeki sigorta şirketi hâlâ bilançosunu açıklayamıyor arkadaşlar.
Bir tane baştaki dolandırıcının yüzünden. Ama oraya bakıyorsunuz. Peki buranın genel müdürü bunları yaparken, bu hisse manipülasyonlarını yaparken yönetim kurulu üyeleri ne yapmış?
Hadi şimdi biraz yönetim kurulu üyelerine bakalım. Aziz Murat Uluğ, Yönetim Kurulu Başkanı, aynı zamanda Türkiye Varlık Fonu Genel Müdür Yardımcısı. Bu beyefendinin biyografisinde şu anda altı tane görev var. Yani altı yerde huzur hakkı alıyor bu arkadaş. Bir tane yönetim kurulu üyeliği bile, Türkiye’nin en önemli kurumlarından bir tanesi olan Türkiye Sigorta AŞ’de, bütün zamanını alması gerekirken tam altı tane yönetim kurulu üyeliği var.
Bilal Bedir, Türkiye Varlık Fonu Genel Müdür Yardımcısı, aynı zamanda TİM Genel Sekreteri. Mahmut Kaçar, eski AK Parti Şanlıurfa Milletvekili, Türkiye Çevre Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı. AK Parti’nin eski milletvekili arkadaşımız Ayşe Türkmenoğlu, eski AK Parti Konya Milletvekili, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yedi yıl başdanışmanlık yaptı.
Arif Calban, 2015 ve 2023 seçimlerinde AK Parti milletvekili adayıydı. Yavuz Kaynarca, AK Parti İstanbul İl Başkanlığında özel kalem ve basın danışmanlığı.
Yani şu anda Türkiye’de kırılganlığı en fazla artıracak, Türkiye’de dayanıklılığın altına dinamit koyacak olan Türkiye Sigorta AŞ’nin yönetim kurulu başkanı da genel müdürü de bizzat sizin içinizden çıkan, bizim bütün itirazlarımıza rağmen sizin atamasını yaptığınız ve bizim hesaplarımıza göre Türkiye’yi 50 milyar TL’den fazla kendi sigorta şirketi üzerinden dolandıran bir grup.
Bunu nasıl açıklayacaksınız? Buradan hiçbir istifa çıkmayacak mı? Yani AK Parti bürokrat ya da AK Parti siyasetçilerinden bunu, atama yapanların hiç mi bir özür borcu yok?
Söyleyeyim, birkaç tane risk var.
Bir, şirket tahvilleri. Sayın Yılmaz, özel sektör tahvillerinde hemen önlem almazsanız çok büyük bir risk geliyor. Maalesef, finansal piyasaları böyle manipüle ettiğiniz için de önümüzdeki dönem doğru düzgün, sağlıklı şirketlerin şirket tahvili çıkartmasının da önüne geçiyorsunuz.
İkincisi çok büyük bir problem. Borsa İstanbul’da şu anda gayet iyi yönetildiğini bildiğimiz bütün şirketler sizin bu fon vurgununuz yüzünden şu anda defter değerlerinin yarısı, üçte biri fiyatına düştü. Bugün bir yabancı gelse Türk Hava Yolları başta olmak üzere Türkiye’nin bütün kritik şirketlerini alır, değerinin altında kendi hesabına geçirir. Alın size güvenlik problemi.
Alın size dayanıksızlık, kırılganlık. Son bir şey de şu: Türkiye’deki sigorta sektörü.
Türkiye’de sigorta sektörünü eğer siz bir an önce toparlamazsanız orada çok büyük bir bomba bizi bekliyor. Dinlediğiniz için teşekkür ederim.”


Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.Required fields are marked *