TÜİK Yaşam Memnuniyeti Verileri Üzerine

Türkiye İstatistik Kurumu’nun geçenlerde açıkladığı yaşam memnuniyeti verileri AKP iktidarının her seferinde uçtuğumuzu kaçtığımızı söylediği dönemi anlatması açısından çok çarpıcı. Anket verilerine göre 2003’te her 1000 vatandaşımızın 596’sı mutluyken, bu sayı 2016’da 613’e, 2019’da 524’e, 2020’de de 482’ye gerilemiş. AKP son 5 yıl ne yaptı diye soran olursa, daha önce mutlu olan 7 milyon vatandaşı mutsuz etti dersiniz.

Üniversite mezunlarının mutluluk durumu ile ilgili veriler ise daha düşündürücü. AKP iktidarının ilk döneminde üniversite mezunlarımızın %66’sı mutluyken bu oran bugün %50’nin altına düşmüş. Son beş yılda ülkemizde mutluyum diyen üniversite mezunlarının oranı mutluyum diyen hiç eğitim görmemiş vatandaşlarımızdan daha düşük.

Kendi geleceğinden umutlu olmayan gençlerin sayısı ise son beş yılda iki katına çıkmış. 100 gencimizin 30’u geleceğinden umutsuz. GYİAD’ın çalışmasına göre 18–22 yaş arasındaki gençlerin %74,3’ü, 23–26 yaş arasındaki gençlerin de %61,6’sı özgeçmişini zenginleştirmek için sadece ulaşım ve yemek masraflarının karşılanmasına razı. Bu oranları görünce hala son yıllardaki beyin göçüne şaşırıyor musunuz?

Peki işsizlerin iş bulmasının neredeyse imkansız hale geldiği günümüz Türkiye ekonomisinde çalışanlar mutlu mu? AKP iktidarının başında bir işi olan vatandaşlarımızın %60’ı, işi olmayanların ise %40’ı kendini mutlu olarak tanımlarken 2020’de çalışan vatandaşlarımızın %46’sı, iş bulamayan vatandaşlarımızın da %25’i kendini mutlu olarak tanımlamış.

TÜİK’in açıkladığı veriler her kesimde daha mutsuz ve geleceğe dair umutları tükenen bir ülkeye işaret ediyor. Birileri TÜİK verileri hatalı deyip yeni TÜİK başkanını da görevden almadan küresel bir karşılaştırmanın bulgularını aktaralım.

Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı’nın yayınladığı Dünya Mutluluk Raporu’ndaki ortalama mutluluk sıralamamız dört dönemdir geriliyor. Türkiye 2016’da 155 ülke arasında en mutlu 69. ülke, 2019’da 93. sırada yer alıyor. Bir başka ifadeyle, her iki dönemde de verisi bulunan 147 ülke arasında sıralaması en çok gerileyen 11. ülke konumundayız. Avrupa’da ekonomik refah açısından bizimle benzer pozisyonda ülkeler olan Çek Cumhuriyeti, Polonya, Romanya, Macaristan, Yunanistan aynı dönemde mutluluk sıralamasında yukarı çıkarken biz gerilemişiz.

Bu mutsuzluk aslında, hep dile getirdiğimiz gibi, kalkınmayı değil büyümeyi önceleyen bir politika anlayışının kaçınılmaz sonucu. Yaşam kalitesini değil, kağıt üzerinde büyümeyi önemseyen bir anlayışın da mutsuzluk saçması sürpriz değil.

Yapılan araştırmalar iyi çalışan bir demokrasinin, cömert ve etkili sosyal desteklerinin, suç ve yolsuzluk oranlarının düşüklüğünün, kurumlara olan güvenin mutluluğu tetiklediğini gösteriyor. Bu alanlardaki performansımıza bakınca neden ülkenin mutsuzluk üreten bir sisteme döndüğünü daha iyi anlıyoruz.

Ne yapabiliriz?

Her şeyden önce bir paradigma değişimi gerçekleştirmeliyiz: Uygulanan ekonomi politikalarının kalkınmaya destek vermediği sürece çok da bir anlamı olmadığı çok açık. Büyüyen ama istihdam yaratmayan bir ekonomi ne çalışanını mutlu edebilir ne de işsizini. Bu yüzden de kamu yatırımları başta olmak üzere, destek ve teşvikleri bu paradigma değişikliğine hizmet edecek şekilde planlamamız gerekiyor.

Vatandaş odaklı kamu hizmetleri ve devletin hesap verebilirliğin arttırılması: Kamu hizmetlerinin bir görev değil vatandaşa bahsedilen bir lütuf gibi görüldüğü bir devlet anlayışı insanımızın ruhunu senelerdir yıpratıyor. Vatandaşımız memnuniyetsizliğini ifade ettiğinde en hafif tabiriyle nankörlükle suçlanıyor. Hesap verebilirliğin en önemli dayanağı olan basın ve ifade özgürlüğünün garanti altına alınması ve vatandaşın en doğal hakkı olan doğru bilgiye erişebilmesi gerekiyor. Doğru bilginin maskelendiği bir toplumda doğal olarak güvensizlik ve mutsuzluk da büyüyor. Bu yüzden de eleştirmenin ve eleştirilmenin normal kabul edildiği bir Türkiye’yi tekrar inşa etmek gerekli.

Devlet kurumlarına duyulan güvenin yeniden tesisi: Kurumlara güven duyulmayan bir ekonomide yolsuzluk ve kayıt dışılık kısır döngüsü başlıyor. Yolsuzluk arttıkça kurumlara güven azalıyor, kurumlara güven azaldıkça yolsuzluk daha da artıyor. En büyük firmaların bir asgari ücretliden az vergi ödediği bir toplumda küçük firmalar neden vergi ödemek istesin? Benim gelirimin yarısı vergiye giderken, holdingler iktidara yakın olduğu için vergi ödemiyor diye düşünen vatandaş neden mutlu olsun? Bu açıdan devlet kurumlarda hakkaniyet duygusu ve güvenin tesis edilmesi şart.

Sosyal yardımların etkinliğini arttıracak dijital altyapının geliştirilmesi: İhtiyaç sahiplerini doğru belirlemek, zamanında doğru miktarda desteği transfer etmek gerekiyor. İnsanlara tanıdığı, oy verdiği kişilere ya da kimin hemşerisi olduğuna göre değil, ne kadar ihtiyaç sahibi olduğuna göre destek veren bir sistem tasarlanmalı ve sosyal yardım sistemi politik çıkarlara değil ülkedeki gelir dağılımı eşitsizliğinin iyileştirilmesine hizmet etmeli.

Her vatandaşın hakkı olduğu ön kabulü ile eğitimin kalitesinin artırılması: Üniversite sayısını arttırmak gibi politikalar eğitimin kalitesini arttırmak şöyle dursun sadece göz boyamaya yarıyor. Gençlerimiz üniversite derecesi almaları için bir sürü zahmete girdikten sonra çoğu zaman asgari ücretin altında ve güvencesiz işlerde çalışmaya mecbur kalıyor. Bu gençler mutsuz olmaları kadar doğal ne olabilir ki? GYİAD’ın yukarıda bahsettiğimiz çalışmasının sonuçları uygulanan ekonomi ve eğitim politikalarının ayıbını gösterdiği bibi aynı zamanda gençlerimizin bilinç seviyesini de göstermektedir. Özgeçmişinde boşluk olan, çalışmamış gençler uzun vadede işsiz kalma ihtimallerinin yüksek olduğunun farkında. Bu yüzden henüz vakit erkenken parasına bakmadan çalışayım diyorlar. Burada boğaz tokluğuna çalışmayı kabul eden gençlerimizin değil, bu kadar akıllı ve bilinçli gençlere istihdam sağlayamayan siyasetçilerin utanması gerekiyor.


Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.Required fields are marked *