Bitlis’te Selçuklu Mezarlığı
Bitlis’in tarihi çarşısının dere ıslahı bahane edilerek yıkılmasına engel olmak için Bitlis’teyiz. AKP döneminde sıkça rastladığımız bir tablo var karşımızda: Dere ıslahı bahane, elde edilecek rant şahane. Bizi alıştırmaya çalıştırdıkları bu durumu yerinde görmeden önce dikkatimi çeken bir ayrıntıdan bahsetmem gerek: İstanbul — Muş uçağındaki demografik profil. Yaptığım yüzlerce uçak seyahatinde hiç bu kadar çok bebek, çocuk ve genç anneyi bir arada görmedim. O yüzden her geçen gün fakirleşen, dışarı göç veren Muş ve Bitlis’in ülkenin en genç nüfuslarına sahip olmasına ve maalesef bebek ölümlerinde en üst sıralarda yer almasına şaşırmamak lazım.
Uçaktan indikten sonra ilk durağımız Tatvan. Siyasetin olmazsa olmazlarından biri olan taziye ziyaretleriyle başlıyoruz gezimize. Bu taziye ziyaretlerinin Türk siyasetindeki yerini ve Anadolu insanının bu konudaki hassasiyetini başka bir yazıya bırakayım zira işin psikolojik ve sosyolojik tarafı oldukça derin.
Ahlat’ta Van Gölü manzarası
Daha sonra hepimizi Selçuklu mezarlığı ve enfes göl manzarasıyla etkileyen Ahlat’a geçiyoruz. (Bu ziyaretimizde görme fırsatı yakalayamadığımız bir yer ise çevrecilerin çabası sayesinde güzelliğini koruduğunu bildiğimiz Nemrut krater gölü. Doğru bir turizm anlayışıyla bölgeyi tek başına kalkındırabilecek güce sahip bu güzellik yalnız bırakılmış, gerçi bu ülkenin dört bir yanına yapılanlar düşünülünce iyi ki bırakılmış demekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi.) Ahlat’ta beni şok eden ama yöre halkının artık kanıksadığı başka bir manzarayla karşılaşıyoruz: Binlerce kilometre yürüyerek sınırımızdan ellerini kollarını sallayarak geçen Afganlar… Dünya Mülteciler Günü’nde dünyanın en güzel manzaralarından birinin yanından bilinmezlerine yürüyen insanlar. Yaşanan insanlık dramına mı yanarsınız yoksa bu durumun önümüzdeki dönemde en önemli milli güvenlik sorunlarından biri olacağına mı endişe edersiniz, karar sizin…
En sonunda Bitlis’e geçiyoruz. Diğer Anadolu illerinde gördüğümüz tablo burada da geçerli: AKP politikaları kentin can damarını kesmiş. Kalkınmak ve istihdam sağlamak için neredeyse tek çıkar yolu tarım ve tarıma dayalı bir sanayi modeli olan Bitlis’te lezzetini rahmetli dedemden çokça duyduğum Bitlis tütünü yok olmaya mahkum edilmiş. İktidar partisinin “yerli ve milli” lafını ağzından düşürmeden uluslararası şirketlerin nasıl da suyuna gittiğini, Türkiye’nin tütünden çıkma hikayesini ve boşalan tütün köylerindeki insanların çaresizlikten şehirlere göçünü değerli meslektaşım Faik Gür’den dinlediğinizde AKP’nin bu ülkeye verdiği tahribatı daha iyi görebiliyorsunuz.
Bütün Anadolu’yu kasıp kavuran özelleştirme furyasından tabii ki Bitlis de nasibini almış. Sonuç olarak da Türkiye’nin zaten en düşük kişi başı gelirlerinden birine sahip bu ilde son beş sene içinde milli gelir daha da azalmış. İşsizliğin ne boyutta olduğunu şehir merkezinde bütün bir günü tek bir bardak çay içerek kahvelerde geçiren insanların sayısından anlayabiliyorsunuz. Az sayıda çalışanın da yarısından fazlası güvencesiz çalışıyor. Yanlış anlamayın: bunları ben demiyorum. Enflasyonu ve işsizliği düşürmek için başkan yardımcılarının muntazaman değiştirildiği TÜİK diyor. Hayat pahalılığı ise Türkiye’nin üzerinde. Neden diye soracak olursanız en önemli sebeplerden biri son 15 sene içinde Bitlis’in tarımsal alanının yüzde 15 oranında azalması. Tarıma dayalı büyümesi gereken bu şehirde neredeyse Bartın’ın tüm tarımsal alanına denk gelen bir tarım alanı kaybedilmiş.
Gelelim Bitlis’i ziyaret etmemizin asıl amacına. Kısaca özetlersek burada 500 yıldır bölgenin ticaretine yön vermiş, doğru değerlendirilirse kültürel bir miras olarak ülkeye kazandırılacak tarihi çarşı, dere ıslahı gerekçe gösterilerek yıkılmak isteniyor. Tarihi çarşının dokusu bozulmadan ve esnaf zarar görmeden dere ıslahı yapılabilir mi? Elbette. Peki yapılması vizyon ve zaman gerektiren bir çözümü AKP’den bekleyebilir miyiz? Bir hayal olduğunu artık hepimiz biliyoruz sanırım. Öte yandan patenti AKP’ye ait 4Y modeli burada da karşımıza çıkıyor: YIK-YENİDEN YAP-YIK modeli. Bölgenin kalkınmasına, istihdamına katkı yapması beklenen Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı halihazırda yıkım kararı olan binaları milyonlarca lira harcayarak yıkıp yeniden yapmış. Şimdi PTT binası dahil yeniden yapılan ya da restore edilen bu binalar yeniden yıkılmayı bekliyor. Cümleyi tekrar okumayın, yanlış anlamadınız. Hepimizin kafasında aynı soru değil mi? Madem yıkacaktın neden yeniden yaptın? Madem yeniden yaptın, neden yıkıyorsun?
Tabii basına da yansıyan Ulu Cami’nin yıkılma tartışmasına da değinmek lazım. Muhalefetin bir kısmı olaya “Ulu Cami’yi yıkıyorlar” penceresinden yaklaşıp AKP’yi dini hassasiyetler üzerinden eleştirince AKP’nin en sevdiği tartışma zemini de oluşuveriyor. Binlerce insanın hayatını ve bölge ticaretini etkileyecek yıkım kararı tartışması yerini Ulu Cami’nin yıkılması tartışmasına bırakıyor. AKP de caminin yıkılmayacağını söyleyerek işin içinden sıyrılıyor.
Bu noktada dükkanı yıkılacak olan esnafa belediyenin herhangi bir çözüm önerip önermediği sorusu aklınıza gelebilir. Bu esnafı yüzlerce yıldır ticaretin merkezinden koparıp yeni ve uzak bir bölgeye taşımak gibi zihni sinir bir proje var. Zihni sinir diyorum çünkü bu yeni bölge hem herhangi bir yaşam alanına yakın değil hem de bu bölgede daha bir yaşını doldurmayan binaların durumu yüzlerce yıllık dükkanlardan daha kötü. Ne binalarda ne de bölgede hiçbir altyapı çalışması yok. Zaten yıllardır iyice fakirleşen ve şimdi de AKP’nin oluşturduğu rant bölgesine kaydırılmak istenen Bitlis esnafının taşınmaya mecali de yok. Ve maalesef bütün bu olan bitenin belediye ya da AKP milletvekilleri için pek bir önemi de yok. Esnafı dinlerken Erzurum milletvekilimiz Naci Cinisli Bey buna benzer bir durumun neredeyse aynısının Erzurum’da yaşandığını söylüyor. Anlayacağınız sadece Bitlis’e özgü bir durum da yok.
Gezinin sonunda göz alabildiğine uzanan Muş Ovası’ndan geçip havalimanına gidiyoruz. Bu kadar bereketli topraklar üzerinde yaşayan insanların giderek fakirleşmesine, bölge ekonomisinin neredeyse yok olmasına üzülmemek elde değil. Daha önce de yazmıştım: AKP uzunca bir süredir Anadolu’da siyasetini “öğretilmiş bir çaresizlik” üzerinden kurguluyor. Üretmekten adeta zorla vazgeçirdiği Anadolu insanına kendini değersiz hissettiren, sadece kendisinin dağıtacağına inandırdığı sosyal yardımları kendisine biat edilme şartına bağlayan kötü kalpli bir siyaset anlayışı bu.
Bütün bunları düşünürken bir saat önce hemşerilerine hitap ederken duygulanıp gözyaşını tutamayacak kadar o topraklara bağlı milletvekilimiz Halil İbrahim Oral Bey’e Bitlis’in milletvekili sayısını soruyorum. “Eskiden dört milletvekilimiz vardı, şimdi üçe düştü. Bu gidişle yakında ikiye düşer” diyor. Sayfalarca anlatılacak bir dramı tek bir cümlede özetliyor.