Türk turizmi bu yazı büyük sorunlarla geçireceğe benziyor. Portekiz, İngiltere ve İspanya gibi rakiplerimiz pandeminin de getirdiği yüke karşı pek çok önlem aldı bile. Türkiye ise turist çekecek hiçbir girişiminde bulunmadı henüz. Hem yaz sezonu başlarken hem de turizm haftası nedeniyle turizme ilişkin sorunları konuşmanın, çözüm önerileri sunmanın zamanı geldi. Önümüzdeki günler boyunca turizme dair paylaşımlarım olacak.
Türkiye’de potansiyelinin yüksek olmasıyla övünülüp doğru politikalar geliştirilmediği için yerinde sayan sektörlerin başında herhalde turizm gelir. Turizm, ihracat kalemi olarak düşünüldüğünde hammaddesi başlı başına ülkemiz olan, doğru kullanıldığında da teknik olarak kaynakların “sınırsız” ve “sürdürülebilir” olduğu neredeyse tek sektördür. Farklılıkların benimsenmesi, kültürlerin bilinirliği ve dünya barışına olan katkısı ile sağlamış olduğu ekonomik kazanç kadar toplumsal bir fayda da sağlar. Yani turizm ciddi bir döviz geliri getirdiği kadar barışı ve dostluğu da getirir.
Bütün bu olumlu özelliklerine ve 1980’li yıllarda ilerici diyebileceğimiz politikalara (nitelikli işgücü ihtiyacını karşılamak amacıyla eğitim kurumlarının açılması gibi) rağmen turizme dair devletin algısında bir vizyon kaybının yaşanması pandemi öncesinde ciddi sıkıntılar yaşayan bu sektörün pandemiyle beraber adeta can çekişmesine yol açmıştır. Sektördeki rant potansiyeli betona dayalı bir büyüme anlayışıyla birleşince daha farklı bir sonuç yaşanması zaten şaşırtıcı olurdu.

Betona dayalı turizm anlayışına çarpıcı bir örnek vermek gerekirse, 2019 verileri Türkiye’nin toplam oteller içinde 5 yıldızlı otellerin oranı açısından yüzde 14’lük bir oranla 5. sırada yer aldığını gösteriyor. Ormanların, sahillerin, koyların, küçük sakin kasabaların dev 5 yıldızlı oteller ve yazlık siteler ile ikame edilmesinin maliyeti de sürdürülebilirlik, çeşitlilik gibi kriterlerin göz ardı edilmesi oluyor. Halbuki aynı oran İtalya, İspanya ve Fransa’da yüzde 5’in altında. Yani turizm konusunda gelir ve nitelik açısından bizden daha önde olan bu ülkeler, doğal güzellikleri katletmeden ve dev tesisler inşa etmeden de turizmin yapılabileceğini kanıtlıyorlar. Bu ülkelerde ağırlık daha küçük ve alternatif konaklama işletmelerine dayanıyor. Bu anlayışın en güzel getirisi de turizmin ülke geneline yayılması ve daha çok bölgenin, işletmenin, kişinin turizm gelirlerinden faydalanması oluyor. Bu ülkelere gelen turistler daha fazla yer geziyorlar, daha çok yerel işletmeye gidiyorlar ve alternatif turizm kollarından yararlanıyorlar.
İşte tam da bu yüzden turizm sektörünün sorunları pandemi dönemiyle beraber kriz seviyesine gelse de yaşanan mevcut olumsuzlukları sadece pandemiye bağlamak yanlış bir yaklaşımdır. Türkiye’de turist başı harcamalar 20 yıldır düşmektedir. Ülkemize gelen bir turist 20 yıl öncesine göre neredeyse beşte bir daha az harcamaktadır. Basit bir analizle anlatmak gerekirse, bugün kişi başı turist harcamamız 2003 yılı seviyesinde olsaydı Türkiye’nin döviz girdisi 10 milyar dolar daha fazla olacaktı.
Türkiye’ye gelen turistlerin önemli bir bölümü her-şey-dahil otellere giderek yeme, içme ve eğlence faaliyetlerini otelin içinde gerçekleştirdiği için harcama kalemleri de sadece ulaşım ve konaklamadan oluşuyor. Halbuki İtalya, İspanya, Yunanistan veya Fransa’ya giden bir turist, oteli yalnızca konaklama için kullanır, yemeğini yerel restoranlarda yer, kahvesini yerel kafelerde içer, ziyarete gittiği şehri dolaşırken alışveriş yapar, hediyeler alır. Ülkemizde Antalya’ya gelen bir turistin ise Antalya’yı bile görmeden gitme olasılığı çok yüksektir. İşte tam da bu anlayış farkı yüzünden Türkiye’de kişi başı turist harcaması düşerken aynı durum rakibimiz olan ülkelerde görülmemektedir. Örneğin, İspanya’ya gelen bir turist 2006 yılında 969 Dolar harcarken 2019 yılında 954 Dolar harcamış. İtalya’ya 2011 yılında gelen 46 milyon turist 43 milyar Dolar harcama yaparken, Türkiye aynı turist sayısını ancak 2019 yılında 34 milyar Dolarlık bir gelirle yakalayabilmiş.
Peki hatalarımızdan ders alıp 2021 yılını kurtarma ihtimalimiz var mı? Bu soruya, en azından mevcut durumda, olumlu bir yanıt vermek güç. Rusya’nın aldığı seyahat kısıtlaması kararı, Avrupa Birliği’nin Mart ayında açıkladığı aşı pasaportu uygulaması ve Türkiye’nin bütün bu olan bitene neredeyse seyirci kalması 2021 yılının bir önceki yıldan daha da zor olabileceğini gösteriyor. Bir kez daha uyarmak gerek: Türkiye eğer hemen ve ciddi önlemler almazsa turizm sezonu boyunca risk bölgesi ve seyahat uyarısına sahip ülke olarak kalma riskiyle karşı karşıya. Bu da başta AB vatandaşları olmak üzere yabancı turistlerin ülkemize gelmesi konusunda sıkıntı yaşayacağımız anlamına geliyor. Uyguladığımız aşı pasaportunu AB aşı pasaportu ile karşılıklı entegre etme çalışmasına bile hız vermeyen bir anlayış kısa dönemde pandeminin kendisi kadar önemli bir risk olarak karşımıza çıkıyor.
World Economic Forum Seyahat ve Turizm Rekabetçiliği Raporuna (2019) göre Türkiye turizm rekabetçiliği konusunda 43. sırada yer alıyor. Yani Türkiye diğer ülkelere kıyasla turizmi etkileyen ve etkileyecek alanlarda rekabetçi değil. Turist sayısı bakımından dünyada 6. turizm gelirlerinde ise 13. sırada olmamıza rağmen rekabetçilikte bu kadar düşük sıralarda olmamız düşündürücü zira azalan rekabetçiliğin turist sayısında ve turizm gelirinde ileride düşmeye yol açması kaçınılmaz. Türkiye’nin rekabetçiliğini olumsuz etkileyen alanlara bakınca aşağıdaki gibi bir durumla karşılaşıyoruz:
- Emniyet ve Güvenlik (125. Sırada) — 2013’te 79. sırada
- Sağlık ve Hijyen (65. Sırada) — 2013’te 64. sırada
- İşgücü Niteliği (97. Sırada) — 2013’te 68. sırada
- Çevresel Sürdürülebilirlik (126. Sırada) — 2013’te 95. sırada
Ülkemizin rekabetçilik alanında iyi olduğu konu ise altyapı hizmetleri. Özellikle hava ulaşımı altyapısı konusunda Türkiye dünyada iyi bir noktada yer alıyor. Bununla beraber yer-liman hizmetlerinde önemli bir altyapı açığımız olduğunu söylememiz gerekiyor. Türkiye’de yeteri kadar turistik liman, liman altyapısı ve liman-şehir bağlantısı bulunmamakta.

WEF Raporunda Türkiye’nin eksik olduğu alanlarda meydana gelen olayların turizmi ve ülkemizin gelirini çok ciddi oranda etkilediği açıktır. Örneğin Türkiye uzun yıllardan beri Emniyet ve Güvenlik alanında alt sıralarda yer almakta, gelen turistlerin emniyeti konusunda güvence verememektedir. Özellikle terörizmin arttığı 2015–2016 yıllarında Kongre Turizmi veya Cruiser turizmi gibi alanlarda %90’a varan düşüşler olmuştur. Güvenlik sorunları ve jeopolitik gelişmelerden kaynaklı tehditler, ürün kalitesi ve fiyat avantajına rağmen, çeşitliliğin ve farklı turizm alanlarındaki gelirlerin sürdürülmesinin önündeki en büyük engellerdendir. Bu alanlardaki rekabet üstünlüğü başka kongre merkezlerine, limanlara veya rotalara kaptırıldığı zaman geri kazanılması oldukça güç bir üstünlüktür.
Tam da bu açıdan en başta ülkemizin uluslararası çevredeki “güvencesiz” imajını değiştirmek ve bunun için ciddi adımlar atmak gerekmektedir. Çok değil 6 yıl önce bu sıralamada 79. Sırada olduğumuz düşünüldüğünde, eskisinden daha iyi bir şekilde emniyeti ve güvenliği, insan hakları ihlalleri yapmadan, tesis etmek imkânsız değildir.
Türkiye’deki bir başka önemli sorun işgücünün niteliğidir. 2013’te 68. Sırada olduğumuz bu göstergede 2019 yılına geldiğimizde tam 29 sıra gerilemişiz. Bu alan hiç şüphesiz sadece turizmin değil bütün ekonominin en önemli problemlerinden biri. 1980’li yıllarda doğru bir planlama ile kurulan Turizm ve Otelcilik okullarının kalitesinin düştüğünü, müfredatın turizmdeki yeni eğilimleri yakalamaktan uzaklaştığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Oysa ilk kurulduklarında bu okullar, turizmin sonraki yılların lokomotif sektörü olacağı düşünüldüğünden oldukça kaliteli okullardı. Herhangi bir turizm otelcilik lisesinden mezun olan bir genç bölümüne göre fine-dining sofra hazırlamayı, otel işletmeciliğini, yiyecek-içecek hizmetlerini, bar sunumlarını dünya standartlarında bilebilecek düzeydeydi. Bugün ise her-şey-dahil otellerdeki hizmet anlayışı garsonu yalnızca kirli bulaşıkları taşıyan, müşteri ile ilişkisi hiç olmayan bir kavrama dönüştürmek üzere.
Benzer bir senaryo mutfak hizmetleri için de kurulabilir. Türkiye bugün gastronomi ve yemekler alanında dünyadaki “ünlü” örnekler kadar ve bazılarından daha fazla lezzete ve çeşitliliğe sahip. Ancak günümüzde mutfak ve aşçıbaşı (şef) kavramı yalnızca açık büfede on binlerce köfte pişiren bir kavram olarak görülüyor. Vedat Milor’un deyimiyle “yemek pornografisi” haline gelen gastronomi sektörü de ülkemizin yemek zenginliğini daha ileriye taşıyamıyor.
Türkiye’nin düşük sıralamada olduğu bir alan da 71. sırada yer aldığımız İş Çevresi olarak gözükmektedir. Geçen 6–7 yıl içerisinde Türkiye iş ve kongre turizmi alanında da rekabetçi olma özelliğini kaybetmiştir. Bu kategoride gerileme oldukça önemli çünkü iş ve kongre turizmi turist kalitesini ve kişi başı turist harcamasını yukarıya taşıyan alanlar. Bu sıralamayı etkileyen alt faktörlere baktığımızda doğrudan yabancı yatırımların etkisini, işletme kurmak için ihtiyaç olan ortalama süreyi, bir işletme açmak için başlangıç maliyetini ve mülkiyet haklarını görmekteyiz. Yani Türkiye işletmeleri ve iş insanlarını ülkeye çekmekte başarısız olduğu için buradan kaynaklı turizm gelirine de sırt çevirmiş olmaktadır. TÜİK Turizm Geliri verilerine göre 2013 yılında ülkemize 2,3 milyon kişi iş amaçlı ziyarette bulunmuş ve buradan 2,7 milyar dolar bir gelir elde edilmiştir. 2019 yılına geldiğimizde ise ülkemize iş amaçlı gelen ziyaretçilerin sayısı 1,8 milyona ve gelirimiz de 1,6 milyar dolara düşmüştür. Ülkemiz işletmeler ve iş insanları için elverişli bir ülke olmamasının cezasını 1,1 milyar dolarlık bir zarar ile ödemiştir.
Özetle, Türkiye’yi özellikle son 10 yılda saran “vasatlık tuzağı” bütün şiddetiyle turizm sektörünü de esir almıştır.