21. Yüzyılda ve 23 Nisan’da çocuk işçi olmak

Sadece Türkiye’de değil bütün dünyada 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı gibi çocukların merkezde olduğu ve onlar adına kutlanan bir bayram yok. Doğal olarak insan 21. yüzyılda ve bu kadar özel bir günde çocuklara dair hep güzel şeyler yazmak istiyor. Oysa pandeminin çocuklarda fırsat eşitsizliğini daha da arttırdığı, çocuk işçiliğinin hala devam ettiği bu dönemde güzel şeyler yazmak çok da içimden gelmiyor.

Maalesef tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çocuk işçiliği ve çocuk emeği hala büyük bir sorun oluşturuyor. Dünyada 152 milyon çocuk, Türkiye’de ise 5–17 yaş arasında 720 bin çocuk işçi olarak çalışıyor. Birleşmiş Milletlerin 2021 yılını “Çocuk İşçiliğinin Sona Erdirilmesi Uluslararası Yılı” olarak ilan etmesiyle, bu yılın 23 Nisan’ı çocuk işçiler için daha ciddi önlemlerin alındığı bir 23 Nisan olmak zorunda.

Öncelikle çocuk işçiliği konusunda mevcut kavram karışıklığını gidermemiz gerekiyor. Ülkemizdeki çalışma ve yardım etme kültürü düşünüldüğünde bu satırları okuyanların çoğunun çocukken çeşitli işlerde çalıştığını, ailesine yardımcı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak çocuk işçiliği kavramı, çocukların yaptıkları işlerin hepsini ortadan kaldırmak anlamına gelen bir kavram değil. Aksine gelişmiş toplumlar dahil olmak üzere, “çocukların sağlıklarına ve kişisel gelişimlerine zarar vermeyecek ya da eğitimlerini aksatmayacak işler yapmaları” veya “okul saatleri dışında ve tatillerde cep harçlığı sağlayacak basit işlerde çalışmaları” olumlu görülüyor. Hatta bazı durumlarda bu tür işlerin çocukların becerilerini, yeteneklerini ve girişimci özelliklerini geliştirdikleri bile belirtiliyor.

Burada ayrıştırıcı olan noktanın tatillerde ve yarı-zamanlı çalışmanın çocuk (ve ailesi) için asli gelir kaynağı olmaması ve çocuğun tatilini, oyun zamanını, akranlarıyla sosyalleşmesini engellememesi olduğunu söyleyebiliriz.

Bu noktada çocuk işçiliğinin çözülmesi gereken yanına bakmamız gerekiyor. ILO’ya göre çocuk işçiliği, çocukların çocukluklarını yaşamaktan alıkoyan, potansiyellerini ve saygınlıklarını eksilten, fiziksel ve zihinsel gelişimleri açısından zararlı işler olarak tanımlanıp kapsamı aşağıdaki gibi belirtiliyor:

Bu kapsama giren işlerde çalışan çocukların kaçınılmaz olarak köleleşmesi, ailelerinden ayrılması, ciddi tehlikeler ve hastalıklarla karşı karşıya kalması düşünülüyor. İşte bu yüzden Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi 18 yaşın altındaki tüm bireylerin çocuk olarak kabul edilip “ekonomik sömürüden, eğitimi açısından sakıncalı, sağlığı ve fiziksel, zihinsel, manevi, ahlaki ve sosyal gelişimi açısından her tür işten” korunmak zorunda olduğunu belirtiyor.

Türkiye’de ise asgari çalışma yaşı 15 olarak kabul edilip çocuk işçi “14 yaşını bitirmiş, 15 yaşını doldurmamış ve ilköğretimini tamamlamış kişi” olarak tanımlanırken, genç işçi “15 yaşını tamamlamış ama 18 yaşını tamamlamamış kişi” olarak tanımlanıyor. Her şekilde, tehlikeli işlerde asgari çalışma yaşı ise 18 olarak belirlenmiş. İş Kanunu’nda ayrıca çocukların çalışabileceği işler “eğitimlerine engel olmayacak, meslek seçimi için yapılacak hazırlıklara ya da yetkili makamlar tarafından yeterliliği kabul edilen mesleki eğitime katılmasına engel olmayan işler” olarak tanımlanıyor.

Kendi koyduğumuz kanunları uyguluyor muyuz?

Peki ülkemizde kendi koyduğumuz kanunlara uyum sağladığımızı söyleyebilir miyiz? TÜİK verilerine göz attığımızda bunun öyle olmadığını görüyoruz. Elimizdeki en güncel veriler olan TÜİK 2019 Çocuk İşgücü Anketi’ne göre Türkiye’de 5–14 yaş arasında 146 bin çocuk çalışıyor. Bu yaş aralığını 5–17 yaş grubuna aldığımızda ise toplamda 720 bin çocuk işçiden söz etmek mümkün. Bu da büyük bir şehrin nüfusuna denk düşüyor.

Türkiye’deki 720 bin çocuk işçiden %31’i (220 bin çocuk) tarımda, %24’ü (171 bin çocuk) sanayide ve %45’i (328 bin çocuk) hizmet sektöründe çalışıyor. Maalesef çocuk işçilerimizin %35’i yani 250 bin çocuk çalıştığı için herhangi bir eğitim alamıyor.

Çocuk işçilere neden çalıştıkları sorulduğu zaman ise karşılaştığımız cevap çok daha vahim bir durumu işaret ediyor. Çocuk işçilerin %36’sı ailesinin ekonomik faaliyetlerine yardımcı olmak için, %23’ü aile gelirine katkıda bulunmak için çalışırken yalnızca %6’sı kendi ihtiyaçlarını karşılamak için çalışıyor.

Yani 720 bin çocuk işçimizin %60’ı ailesinin gelir seviyesi düşük olduğu için çalışmak zorunda. İstanbul Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları bölümünün yayınladığı bir raporda aile gelirinden dolayı çok küçük yaşta “evin direği” olmak zorunda olan çocukların hikayelerinden bahsediliyor. Ahmet buradaki en çarpıcı örneklerden bir tanesi. Çünkü zorunluluktan, aç kalmamak için çalışan çocukların hayal bile kuramayacağının kanıtı.

Adım Ahmet. 9 yaşındayım. Yemek yememiz lazım. Sabahları okula gidiyorum; sonra bu köşeye gelip portakal satmaya başlıyorum. Öğle yemeğimi genelde portakal tezgahının yanında yiyorum. Bazı günler neredeyse hiç satış yapamıyorum. Akşam evde babama hiç para verememek çok kötü. Tezgâha bazen 11 yaşındaki kardeşim de geliyor. O zaman çok seviniyorum. Bir keresinde tam 50 TL kazanıp babama verdim. Olmayacağını bildiğim için artık hayal kurmuyorum.

Ülkemizde maalesef Ahmet gibi binlerce çocuk var ve yıllar içerisinde bu durumu düzeltmek için etkili adımlar atmadığımız aşağıdaki grafiklerle açık bir biçimde görünüyor. İlk grafik 15–17 yaş arası istihdam oranının yıllar içerisindeki değişimini ve artışını gösteriyor. 2018 yılından beri çocuk işçilerin istihdam oranında bir azalma var gibi gözükse de durumun iyiye gittiğini söylemek zor çünkü “olması gerekenden” oldukça uzaktayız. Şöyle somutlaştıralım, Türkiye’nin ILO’ya sunduğu 1999 tarihli Çocuk İşgücü Anketinde 1994 ve 1999 yıllarının karşılaştırması yapılmış. Türkiye’de 1994 yılında çalışan çocuk sayısı 974 bin olarak hesaplanırken, bu sayı 1999 yılında 511 bine düşmüş. 2019 yılında çocuk işçi sayımız tekrardan bir yükselişle 720 bine çıkmış. Yıllar içinde çocuk sayısı, çalışan çocuk sayısından daha fazla arttığı için oransal olarak bir düşüş gözükse de çocuk işçilerin sayısına baktığımızda yerimizde saydığımızı görüyoruz. O yıllardan bu yıllara çözüm önerilerimiz iyi niyet temennilerinden öteye geçmemiş. Üstelik tüm dünyada son yıllarda çocuk işçiliğinde ciddi düşüşler yaşanırken bizde oranın hiç değişmemesi oldukça düşündürücü.

Çocukların genel anlamda nasıl zaman geçirdikleri üzerine İstanbul’da yapılan bir başka araştırmada ise çocukların üçte birinin çalışarak zaman geçirdiği görülüyor. Çocukların yalnızca %20’si top oynadığını söylerken, %13’ü bilgisayar/playstation ile vakit geçirdiğini söylüyor. Bu çocukların sadece %8’i kitap okuyor. Daha ilginç bir istatistik ise çocukların tam %94’ünün yaz tatillerinin büyük kısmını çalışarak geçirdiği verisi. Ailesiyle tatil yapmaya giden çocukların oranı yalnızca %12, denize giden, spor yapan, Kuran kursuna giden çocukların oranı ise %2 olarak hesaplanmış.

O zaman burada sorulması gereken soru şu; madem çocuklar sürekli çalışmaya itiliyor, bu onların hayatında olumlu bir değişikliğe neden oluyor mu? Maalesef bu soruya da iyimser bir cevap vermek mümkün değil çünkü çalışan-çalışmayan tüm çocukların Türkiye’de karşı karşıya olduğu çok ciddi bir tehlike var: yoksulluk.

Türkiye’de çocuklara öğretilmeye çalışılan çaresizlik: Yoksulluk

TÜİK Çocuk-Yoksulluk İstatistiklerine baktığımız zaman çocukların ve ailelerinin ciddi bir yoksulluk çektiğini görüyoruz. 2019 yılında Türkiye’de 5–17 yaş arasında her 3 çocuktan 1 tanesi yoksul. Daha acıklısı ise bu tablonun yıllardan beri neredeyse hiç değişmemesi. Sayılara baktığımızda tam 7,4 milyon çocuğun yoksul olduğu görülüyor. Haklı olarak akla şu soru geliyor: “Bu çocuklar yoksulluktan, açlıktan kurtulmak için çalışmasın da ne yapsın?”

Bir başka TÜİK verisi de çocukların ailelerinin içinde bulunduğu duruma dair bize fikir veriyor. Aşağıdaki grafik “evin gelirinden sorumlu ebeveyni işsiz kalmış çocuk sayısını” gösteriyor.

Türkiye’de 2 milyondan daha fazla çocuğun eve gelir getiren ebeveyni işsiz kalmış. Dikkatinizi çekeyim: bu sayıya pandemi dönemi daha dahil edilmemiş. 2020 ve 2021 yılları verileri geldiğinde annesi-babasından biri işsiz kalmış çocuk sayısında tarihi bir artış yaşayacağımız kesin gibi. Bugün ülkemizde her 10 çocuktan birinin annesini ve babasını aynı anda işsiz bırakan bu sistem çocuklarımıza yoksulluğu bir çaresizlik olarak kabul ettirmeye çalışıyor.

Ne yapılabilir?

İşe çalışan çocuklardan, yani eğitimlerine, tatillerine, sosyalleşmelerine engel olmadan basit işlerde çalışan çocuklardan başlayalım. Her şeyden önce çocukların genç yaşta iş hayatını öğrenmesi, cep harçlıklarını çıkarması, girişimci özellikler kazanması onların gelişimleri açısından olumludur demiştik. Bu bağlamda çocuğun “en yakın esnafa veya sanayiye” çırak olarak verilmesi yerine, onların hem becerilerini geliştirebilecekleri hem de bir şey üretebilecekleri alanların yaratılması önem kazanmaktadır. Pedagoglara ve eğitimcilere danışılarak çocukların bu becerileri kazanabilecekleri sektörler belirlenebilir ve çocuklar önceden belirlenmiş sektördeki iş yerlerine yönlendirilebilir. Öte yandan, okullar bünyesinde, tatillerde, kâr amacı gütmeyen, günde 2 saat gibi kısıtlı çalışma sürelerine sahip, çocuklara aynı zamanda girişimcilik gibi çeşitli eğitimlerin verildiği yerlerin kurulması da yararlı olabilir. Bu tür girişimler çocukların cep harçlıklarını çıkarmalarına, iş hayatına alışmalarına ve yeteneklerini keşfetmelerini sağlayabilir. Türkiye’de çalışan çocukların %34’ünün “iş veya zanaat öğrenmek” için çalıştığı düşünüldüğünde, çocuklara bu türden eğitimlerin herhangi bir esnaf tarafından öğretilmesini beklemek yerine ilgili bakanlıkların ve profesyonellerin dahil olduğu bir program daha faydalı olabilir.

Çocuk işçiliği kısmına yani bu yüzyılda gündemimizden çıkması gereken tehdit eden soruna döndüğümüzde ise çok daha etkili önlemlerin alınması gerekiyor.

  1. Kapsamlı Denetleme Mekanizmaları: Her ne kadar yıllardan beri söylense de mevzuatın iyileştirilmesi ve güçlendirilmiş denetim mekanizmaları çocuk işçiliğinin önlenmesinde oldukça etkili araçlar. Bu anlamda yapmamız gereken tek şey kendi koyduğumuz kurallara uymamız, uygulamamız ve denetlememiz olacaktır. Türkiye’nin çocuk işçilikte mevzuat bakımından atması gereken ekstra bir adım yoktur. Yapmamız gereken kağıda yazılanı gerçekte uygulamaktır.
  2. Okulu Aileler için Tercih Edilebilir Hale Getirmek: Yukarıda da bahsedildiği gibi, çocuk işçilerin neredeyse tamamı ailesi düşük gelirli olduğu için çalışmaktadır. Aileler çocuklarını okutup, onlara para harcamak ile çocukları çalıştırıp para kazanmak arasında seçim yapmaya zorlanmaktadır. Bu durumda başta ilkokul ve ortaokul olmak üzere eğitimin aileler ve çocuklar açısından maliyetsiz olması gerekmektedir. Bunun yanı sıra Şartlı Nakit Yardımlarının çocukların okula devam etme oranlarını artırdığı Brezilya, Fas, Etiyopya gibi ülkelerde görülmüştür. Bu tür nakdi yardımlarda dikkat edilmesi gereken nokta harcamaların tüm dezavantajlı ailelere eriştirilmesi ve yeterli miktarda olmasıdır. Ayrıca çocukların okula devam etmeleri için yapılan nakdi yardımın “çocuk işçi ücreti” ile aynı olmasına veya onu tamamen telafi etmesine de gerek yoktur. Örneğin Nepal’de çocukların aldığı ücretin beşte biri bile aileye sağlandığında çocuk işçiliğinin neredeyse tamamen sona erdiği görülmüştür. Haliyle çocukların çalışmak zorunda kaldığı ailelere yapılacak ufak yardımlar bile okula devam oranını artıracaktır.
  3. Sosyal Korumanın Güçlendirilmesi: Ailenin yoksulluğunu gidermek çocuk işçiliğini de büyük ölçüde önleyecektir. Haliyle günümüzde sosyal koruma programlarının ve “refah devletinin” ortadan kalktığı ya da basit bir sosyal yardıma dönüştüğü düşünüldüğünde yoksullukla ciddi anlamda mücadele edilmediği, bunun da çocuk işçiliğini daha çok artırdığını söylemek mümkündür. Bu bağlamda asgari gelir güvencesi gibi programları devreye sokmak yoksulluğu azaltacağı gibi çocuk işçiliği de en aza indirecektir. Ancak unutulmaması gereken noktalardan biri de gelir güvencesi programlarının veya ebeveynlere iş bulunmasının çocukların ev içi işlerdeki payını artırma ihtimalidir. Örneğin 2015’te Hindistan’da yapılan bir çalışmada ebeveynleri işe yerleştirilen çocukların ev işlerini daha çok yaptıkları ve yine okula devam oranlarının düştüğü gözlemlenmiştir. Öte yandan bu türden devlet müdahaleleri sonucunda çocukların tehlikeli işlerde çalışma oranları ve ihtimalleri oldukça azalacaktır.
  4. Sorumlu Davranan Örneklerin Ödüllendirilmesi: Devletin denetim mekanizmaları ne kadar gelişmiş olursa olsun, dışarıda kimseyi bırakmamak adına özel sektörün de çocuk işçiliği ile mücadeleye dahil edilmesi gerekmektedir. Çünkü çocuk işçiliği ile mücadele birçok aktörün bir arada olarak çözmesi gereken bir sorundur. Bu bağlamda başta tedarik zincirlerinde ve kendi üretim tesislerinde çocuk işçiliği ile aktif mücadele eden ve önlemleri alan firmaların çeşitli devlet destekleriyle ödüllendirilmesi, diğer firmalar için de rehber niteliğinde olacaktır. Örneğin OECD firmaların bu konuda şeffaf davranmalarını önermekte, devletleri de bu firmalara destek olmaya çağırmaktadır.

ILO ise firmalara durum analizi, acil çözümler, stratejik eylemler, çocuk işçi ailelerine destek ve denetleme gibi alt başlıkların olduğu öneriler sunmuştur. Bu rapora göre şirketler;

  • Tehlikeli işin tanımını yapmalı ve çocuk işçileri asla bu alanlarda istihdam etmemeli,
  • 18 yaş altındaki çocuklar tercihen çalıştırılmamalı,
  • Eğer çocuk istihdam ediyorsa mesai saatlerini düşürmeli,
  • İstihdam ettiği çalışanları toplu sözleşme ile işe almalı, böylece iş tanımları, şartları, ücretler, primleri belirlemeli,
  • Eğer çocuk işçi istihdam ediyorsa, çocuğun ailesine çeşitli destekler yapmalı (eğer çocuğun ebeveyni kendi bünyesinde çalışıyorsa ücretlerde artışa gitmeli, çalıştırdığı çocuk yerine eğer varsa aileden çalışma yaşında başka birini işe almalı, ailenin bazı yardımlardan haberinin olmadığını düşünerek devlet programları hakkında bilgilendirme sağlamalı),
  • Tedarik zincirlerinde çocuk işçi çalıştırmaya ve çocuk işçilerin haklarının ihlaline karşı ciddi atılımlar yapmalı,
  • Etkili iç denetim mekanizmaları yoluyla çocuk işçiliğinin önüne geçmelidir.

Sonuç

21. yüzyılda halen ve maalesef birçok açıdan utanılacak bir dünyada yaşıyoruz. Bu utanç kaynaklarından biri de hiç kuşkusuz çocukluğunu yaşamasına izin vermeyip yıprattığımız, yaşlandırdığımız çocuk işçiler. Bu durum hiçbir ülkeye yakışmıyor ama en çok da bir asır önce milli egemenliğin çocukları baş tacı etmeden mümkün olmadığını anlamış ve bütün dünyaya anlatmış bu ülkeye yakışmıyor. Oysa bu utancı tarihe karıştırmak çok zor değil. Yukarıda atılabilecek bazı adımlardan bahsetmeye çalıştım. Ama belki de bu adımlardan çok daha önemli olan Anayasanın 2. maddesini kağıda mahkum etmeyip tüm kurumlarıyla ve isteyerek hayata geçirmek.


Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.Required fields are marked *