Şehir Hastaneleri: Halktan Uzak, Ranta Yakın

Şehir Hastaneleri: Halktan Uzak, Ranta YakınSadece 2020’de şehir hastanelerine ödenen kira bedeli ile altı tane Erzurum Şehir Hastanesi yapılabilirdi.

Sayın Erdoğan’ın devlet anlayışının özünde sermaye transferi olduğunu hepimiz biliyoruz: Kur korumalı mevduat sisteminden, elektrik dağıtım şirketlerine kadar hemen her alanda temel motivasyonunun devletin imkânlarını ve kaynaklarını kullanarak kendine yakın sermaye gruplarına rant sağlamak olduğu apaçık. Tam da o yüzden halkın sağlığı pahasına birer rant devşirme aracı haline gelen şehir hastanelerine “hayalim” demesine şaşırmamak lazım: Tam da şahsına yakışan bir hayal. İşte Sayın Erdoğan’ın diğer hayalleri gibi (mesela Varlık Fonu) şehir hastaneleri de yurtdışında satılığa çıkartılırken konuyu derinlemesine incelemek istedik.

İki nedenden dolayı şehir hastaneleri hayati önem taşıyor. Birincisi, konu hayati çünkü insan hayatı söz konusu! İkincisi ise tamamen duygusal. Sadece 2022 bütçesinden 21,5 milyar TL ayrılan (Dikkat: Elinde Dolar tutanın neredeyse hain ilan edildiği bir ortamda bu 21,5 milyar TL’nin 14 milyarı Dolara endeksli) ve bu da yetmezmiş gibi ek bütçe teklifinde 3 milyar 558 milyon TL daha kaynak istenen bir mali yük söz konusu. Şimdi gelelim bu 18.258 yatak kapasiteli 13 hastane ve bu hastaneleri işleten 4 tane şirketin yol açtığı yıkımın detaylarına…

Sahi bu hastaneler neden yapıldı?

Bir an için Sayın Erdoğan’ın hayallerine gerekçe bulmak için maaş alan onlarca danışmandan biri olduğunuzu hayal edin. Korkmayın, incinmeyin, sadece hayal! İlk başta şehir hastanelerinin yatak sayısını artırmak için yapılması gerektiğini düşünebilirsiniz. Gelin görün ki şehir hastanesi yapılan illerde yatak sayısı pek de artmadı. Örneğin Denizli’de bin yataklı şehir hastanesi kurulacak diye il merkezinde kapatılacak devlet hastanelerinin yatak sayısı zaten 995 idi! Şehrin dışında kurulan ama adına şehir hastaneleri denilen kampüslere gitmek için çekilen zahmet de cabası…

Peki şehir hastaneleri ölçek ekonomisinden faydalanmak ve dolayısıyla tasarruf sağlamak amaçlı yapılabilir mi? İtibardan tasarruf olmadığını biliyoruz ama belki sağlık hizmetlerinden tasarruf edilebilir mi? Örneklerle anlatalım. 2021’de devletin kaynaklarıyla ve klasik “ihale yöntemi” ile yapılan 1574 yatak kapasiteli Erzurum Şehir Hastanesi 979 milyon TL bedelle tamamlandı. Oysa 2018’de açılışı yapılan 1607 yatak kapasiteli Kayseri Şehir Hastanesi’nin sabit yatırım tutarı 415 milyon Avro! Bugünkü döviz kuruyla Erzurum’dakinin tam 7,5 katı! Tabii bir de bu KÖİ modeliyle yapılan hastanelerin kira bedelleri var. Örneğin 2020’de şehir hastanelerine 5,82 milyar TL kira bedeli, 3,4 milyar TL de hizmet bedeli ödendi. Basit bir şekilde anlatacak olursak sadece 2020’de şehir hastanelerine ödenen kira bedeli ile altı tane Erzurum Şehir Hastanesi yapılabilirdi. Bir başka çarpıcı örnek de Ankara’dan gelsin: Bilkent Şehir Hastanesi’nin incelendiği TEPAV raporunda hastanenin KÖİ modeliyle yapım maliyetinin 6,8 milyar TL, devletin kendi imkanlarıyla yapım maliyetinin ise sadece 3,9 milyar TL olduğu bulunuyor. Neredeyse yarı yarıya! Bu sadece bize özgü bir durum mu? Hayır, değil. İngiltere için yapılan çalışmalar da bir adet şehir hastanesi için yapılan harcamayla üç adet devlet hastanesi yapılabileceğini ortaya koyuyor.

Peki bu hastaneler sağlık hizmetlerine erişimi hızlandırmak ve kolaylaştırmak için mi yapıldı? Bakılan hasta sayısının artması mı hedeflendi? Sanmıyoruz çünkü şehirlerin dışında kurulan bu şehir hastanelerine ulaşmak bazen hastalığınızın tedavisinden daha zor olabiliyor. Kaldı ki uzun bir yolculuğa çıkmadan önce randevu da almanız gerekiyor. Oysa vatandaşın hastanelerden randevu alamadığı haberleri giderek artıyor. Peki, neden? Bunun ana sebeplerinden biri hasta yoğunluğunun büyük kısmını çeken, nitelikli doktor ve tıbbi cihaz altyapısına sahip, nitelikli asistan yetiştiren eğitim ve araştırma kurumları olan merkez hastanelerinin kapatılarak şehir hastanelerinin sağlık sisteminin merkezi haline getirilmesi. Peki randevu alıp şehir hastanelerine giderek önemli bir başarı elde eden hastalara doktorların ayırdığı ortalama süre ne kadar? 5 dakika! Otomobilinizin yağını değiştirmeye kalksanız daha uzun sürer.

Peki o zaman bu hastaneler servet transferi için mi kullanıldı? Evet. Basit bir örnek verelim. Sadece kur artışından kaynaklı şehir hastanelerine ödenecek kira bedeli artışı yaklaşık 20 milyar TL. Oysa Mart ayı verilerine göre Sağlık Bakanlığı’nın 700.114 çalışanının personel gideri 13,15 milyar TL. Sosyal güvenlik kurumlarına devlet primi giderleri ise 2,99 milyar TL. Yani şehir hastanelerini işleten 4 şirkete devletin sadece kira bedeli olarak 2022’de ödeyeceği bedel 700 binden fazla sağlık çalışanının 2 aylık ücretine denk geliyor. Bana servet transferinin resmini çizebilir misin Abidin?

Şehir hastanelerini işleten 4 şirkete devletin sadece kira bedeli olarak 2022’de ödeyeceği bedel, 700 binden fazla sağlık çalışanının 2 aylık ücretine denk geliyor.

Peki bu şirketler bu yüksek getirileri elde etmek için risk alıyorlar mı? Hayır! Neredeyse pamuklara sarılıyorlar. Bu şirketlere ilk önce hazine arazisi bedava veriliyor. Yetmiyor, alacakları krediye de garanti veriliyor, gerekirse borcu üstleniliyor. Yetmiyor, devlet bu şirketlere 25–30 yıl sürekli kira ödemesi yapmayı hazine garantisiyle kabullenip gerekli görürse sözleşme süresini 49 yıla kadar uzatabiliyor. Yetmiyor, hastane çevresindeki tesisleri de bu şirketin işletmesi kararlaştırılıyor. Üstelik hastane ve çevresindeki yapılardaki işletmeler her türlü vergi ve harçtan muaf tutuluyor. Bunlar yetmezmiş gibi yüzde 70 doluluk garantisi veriliyor ki yaklaşık 142 milyar Dolarlık bir hazine garantisinden bahsediyoruz. Bir de tabii şehir hastanesinin çevresindeki devlet hastanelerinin kapatılıp mevcut kadroların da şehir hastanesine devredilmesi var. Yani bu halkın sağlığı için kendini ateşe atan (!) bu müteşebbislerin ayaklarına taş değmesin diye ne gerekirse yapılıyor.

Şifa yerine dert dağıtan şehir hastaneleri

İşin akçeli tarafını anlattık sanırım. Şimdi gelelim bu sistemin yol açtığı çarpıklıklara …

Uzman doktorun asistanı yetiştirmesi tam bir usta çırak ilişkisidir. Asistanların yetişme sürecinde cihazlar bozulabilir, kırılabilir ki bu işin olağan akışıdır. Hiçbir vatan evladı yetiştiği devletin malına bile isteye zarar vermez. Şimdi sıkı durun: Şehir hastanelerinde yüklenici firma tarafından alınan cihazlarda arıza meydana gelmesi halinde, sebebine bakılmaksızın kullanıcı ihmali diyerek zarar hekime, sağlık personeline fatura edilebiliyor.

Peki şirketlerin aldığı cihazlar hastanenin şanına ve devletten aldığı kaynaklara yakışır nitelikte mi? Maalesef değil. Bakanlık tarafından hazırlanan şartnamelerin yetersizliği sebebiyle cihazlar standart devlet hastanelerinde yapılan işlemleri bile yapamaz nitelikte. Bu da teşhis ve tedavinin eksik veya hatalı yapılmasına ve uzun randevu gün sürelerine sebep oluyor. Üstelik Bakanlık ile yüklenici firma arasında imzalanan sözleşmede yer alan cihazların sigortalanması, tamirin belirlenen sürelerde yaptırılması, tamiri uzun süren cihazlar için yedek cihaz kurulması gibi yükümlülüklere firmalar çoğu zaman uymuyor. Bu duruma itiraz eden hastane idarecileri ise derdini yüklenici firma ile beraber aynı zamanda AKP kadrosuna anlatmak zorunda kalıyor. Sonuç: Tıbbi cihaz yetersizliği sebebi ile verilen randevuların ertelenmesi ve yeni randevuların verilememesi. İşte size birkaç örnek:

Tıbbi cihaz yetersizliği sebebi ile verilen randevular erteleniyor ve yeni randevular verilemiyor.

– Mide ve bağırsak hastalarında yapılan endoskopi işlemi için şirketin Isparta, Manisa, Adana, Mersin, Elazığ ve Ankara’da tamiratlarının gecikmesi, yedek cihaz verilmemesi;

– Adana’da ve İstanbul’da şirketin tamiratları yaptırmaması sebebi ile hizmetin durma noktasına gelmesi ve İdare’nin şirket namına bu hizmetleri kamudan alarak kamuya mali yük oluşturması;

– Ankara’da şirket tarafından verilmesi gereken röntgen çekim hizmetinin şirket tarafından verilmeyerek İdare’nin mali ve personel olarak zorda bırakılması;

– Bursa’da diyaliz hastalarının tedavi gördüğü cihazların filtrelerinin şirket tarafından alınması gerekirken şirketin almaya imtina etmesi ve İdare’nin şirket namına bu malzemeleri alarak kamuya mali yük oluşturması;

– Adana’da laparoskopi cihazlarının tamiratlarının gecikmesi, yedek cihaz verilmemesi;

– Isparta’da, Elazığ’da ve Eskişehir’de şirket tarafından verilen cerrahi aletlerin tamiratlarının gecikmesi, yedek cihaz verilmemesi…

İşin özeti, teşhis ve tedavide kullanılan cihazların sorunları aylar boyunca çözülmüyor ve bu yüzden vatandaş randevu alamaz hale geliyor. İş tıkanma noktasına gelince kamu önemli bir mali yüke katlanarak sorunu çözmeye çalışıyor.

Bir utanmazlık örneği olarak cüzi ceza

Tabii bir de önceliği halk olmayan ve düzgün sözleşme hazırlamaktan bile aciz olanların ülkenin sağlık sistemini düşürdüğü durumu özetleyen cüzi ceza meselesi var. Bunu basit bir örnek üzerinden anlatalım. Herhangi bir hizmet olabilir ama biz hastanelerdeki temizliği örnek olarak kullanalım. Hastanede hiç temizlik yapılmasa bile şirket sözleşme gereği belirlenen garanti tutarının yüzde 80’ni alır ve idare sadece yüzde 20 yaptırım ile ihtar uygulayabilir. Belirli şartlarda şirket üç ay bu şekilde ihtar alır ise sözleşme feshedilir. Şimdi burası çok önemli: Fesih durumunda aylık temizlik işi için yeni bedel belirlenir. Diyelim ki sözleşmede 100.000 TL olan bu temizlik hizmeti için güncel şartlarda bedel 300.000 TL olsun. Önce yüklenici şirkete gidilir ve 100 TL’ye yapmadığı işi 300 TL ya da azına yapmayı kabul edip etmediği sorulur! Gerisi şirketin olan bitenden utanmasına, sıkılmasına kalmış. Yani şirket hiç yapmadığı işten ödül bile alabiliyor. Yaparsa AK Parti yapar!

Liyakat sorunu her yerde! Malzemeden kısmak da işin bonusu…

Devletin her aşamasında hissettiğiniz liyakat sorununu şehir hastanelerinde de hissetmeniz şaşırtıcı olmamalı. Birçok şehir hastanesinde tıbbi cihazlar, sterilizasyon, klinik destek ve bilişim gibi kritik hizmetler müteahhit firmanın taşere ettiği, yetkinliği bulunmayan veya işin nasıl yapıldığını şehir hastanesinden üstlendiği iş ile öğrenmeye başlayan firmalara verilmiş durumda. Bunun dışında itibardan kısmayıp malzemeden kısılmasına göz yuman bir iktidar anlayışının yol açtığı hayati sorunlar mevcut. Yine örneklerle anlatalım:

– Tıbbi cihazların sözleşmede yer alan kullanım süreleri genelde 10 yıldır. Bu 10 yıl süre orijinal yedek parça, düzenli bakım, yetkili insan kaynağı şartıyla belirlenmiştir. Devlet hastanelerinde bir cihaz bu şartlar altında bakıldığında onlarca sene kullanılır. Şehir hastanelerinde ise şirketler maliyeti en aza indirmek için orijinal olmayan yedek parça kullanmakta ya da Bakanlığın mevzuatla belirlediği hizmet yeterliliğine sahip olmayan firmalardan hizmet almakta bir beis görmüyor. Bu nedenle de cihazların arıza sıklığı artıyor ve randevular erteleniyor. On yıllarca kullanılabilecek cihazların daha erken kullanılmaz hale gelmesi de ek bir mali yük yaratıyor.

– Sözleşme gereğince şirketlerin hastanelerde kurması gereken oksijen üretim tesislerini kurmaması nedeniyle milyonlarca liralık oksijen maliyetine katlanılması da bir başka sorun. Üstelik bu yapısal eksiklik kira bedelinden düşülmeyip şirkete fatura edilmeyebiliyor. Oysa bir gazın lojistik maliyeti, lojistik süreçlerdeki riski, çevresel etkisi, elektrik maliyetlerindeki artıştan kaynaklı alım maliyetinin artması sadece altyapı ve elektrik tüketimi ile karşılaştırılamaz. Bunun riskleri pandemi döneminde tedarik zincirinde tüm hastanelerin yaşadığı aksaklıklar ile zaten fazlasıyla görülmüştü.

– Isparta’da, Bursa’da, Eskişehir’de ve Ankara’da teknik hizmetlerden sorumlu sözleşmeli yöneticilerin teknik bir eğitimleri olmaması şirketin denetim ve hizmetlerinin aksak işleyişine çanak tutuyor. İşten anlamayan, teknik bir şeyden anlamayan, sözleşmeli sözde teknik yöneticiler işin ehillerine karşı komisyonlarda baskın çıkarak aksaklıkları yok gösteriyorlar.

– Isparta’da aylık ödeme dosyaları İl Sağlık Müdürlüğü’nde hazırlanarak komisyona imzaya götürülüyor. Uygunsuz işlemler için şerh düşen memurlara da giriş-çıkış saatinden, icap nöbeti zorunluluğuna kadar baskı yapılıyor.

– Şirket tarafından satın alınan cihazlar içinde Bakanlık mevzuatı ve Avrupa Birliği normlarına uymayan, kanunen sağlık tesisinde kullanımını geçelim ülkede satışı mümkün olmayan cihazlar mevcut. Ancak öyle bir durumdayız ki bu cihazları kullanmamak hastanede kliniği kapatma noktasına getireceği için riskler çoğu zaman görmezden geliniyor.

Şehir hastaneleri akıllı mı?

AKP döneminde bir kavram dilden düşmüyorsa bilin ki orada büyük bir sıkıntı vardır. Yerli ve milli kavramının en fazla kullanıldığı dönemde ithalat bağımlılığının ve dış ticaret açığının rekor kırması en güncel örnek. İşte sağlıkta dönüşüm, dijital sağlık hizmeti gibi kavramlar da bu kategoride değerlendirilebilir. Anlı şanlı şehir hastanelerinin bazılarının düzgün çalışan bir bilgi sistemi bile yok. Eğitim ve araştırma niteliğinde yüzlerce yatak kapasitesine sahip devlet hastanelerinde, üniversite hastanelerinde yüz binleri bulmayan aylık ödemelerle sağlanan Hastane Bilgi Yönetim Sistemine 13 şehir hastanesinde aylık milyonlarca lira veriliyor. Buna rağmen şehir hastaneleri ne tam anlamıyla dijital (kağıtsız) hastane unvanına kavuşabilmiş, ne sağlıklı bir satın alma-faturalandırma yönetimi yetkinliğine, ne de envanter yönetimi yetkinliğine sahip. Tıbbi cihazlardan alınan hastalara ait verileri dijital arşivleme yetkinlikleri bile yok. Somut örnekler üzerinden gidecek olursak, Ankara’da hastaların göz muayenesinde telefonla kendi göz resimlerini çekip hekimlere sunması, Bursa’da kalp ritimlerinin usb bellek ile taşınması, Manisa’da hamilelerin kalp ritimlerinin kağıtla raporlanması gibi durumlar sağlıkta teknolojik açıdan ne kadar gelişmiş olduğumuzun göstergeleri…

Son olarak şehir hastanelerinde vatandaşın hizmet gecikmesi yaşamasının bir diğer sebebi de Cumhurbaşkanlığı himayesinde yürüyen sağlık market uygulaması. “Sağlık market” kavramı her hizmetin satılıp kâr getirmesi gerektiğine inanan Sayın Erdoğan’ın dünya görüşüne uyuyor şüphesiz. Bununla beraber bu uygulama ile implant, stent gibi hasta bazlı malzemeler ile eldiven, batikon, sonda gibi genel kullanılan malzemeler sadece Bakanlığın belirlediği tedarikçilerden, belirli dönemlerde alınabiliyor. Hem yerel tedarikçileri bitiren hem de sipariş gecikmesine neden olan bu uygulamada hastanelerin sadece belirli dönemde sipariş imkânı sunuyor. Örneğin, Ocak ayında dezenfektan talebi toplanıyor. Siparişleri Nisan ayına planlanıyor. Firma tedarikte sorun yaşar veya ihale iptal olursa hastane yoksunluk yaşıyor ve halk sağlığı tehlikeye giriyor. Yeniden başlayan ve yaklaşık 3 ay süren ihale sürecinde hastane dezenfektansız kalabiliyor. Burada yokluğu çekilen ürün dezenfektan değil de batikon ise pansuman yapılamıyor, implant ise ameliyat yapılmaz hale geliyor.

“Sağlık market” kavramı her hizmetin satılıp kâr getirmesi gerektiğine inanan Sayın Erdoğan’ın dünya görüşüne uyuyor şüphesiz.

Biz burayı 1 yılda yaparız!

Birkaç yıl önce dünyaca ünlü Koch Institute for Integrative Cancer Research kurumunda kendi soyadını taşıyan bir laboratuvarda araştırmalarını sürdüren bir bilim insanımızla konuşmuştum. Yakın dönemdeki Sağlık Bakanlarından birinin kurumu ziyaret ettiğini, neredeyse tamamen binanın inşaat detaylarıyla ilgilenip giderken de “Biz bu binayı 1 yılda bitiririz” dediğini anlatmıştı. Anlayacağınız, kafa aynı kafa sadece maliyet günden güne artıyor.


Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.Required fields are marked *